MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)

2012-10-04 10:34:00
Mehdî’nin Sözlük Anlamı

Arapça kökenli, هدي (doğru yolu bulmak, yol göstermek) kelimesinden ismi mef’ul olup “doğru yola iletilmiş, hidayete ulaştırılmış, kendisine Allah Teâlâ tarafından yol gösterilen” anlamlarına gelen Mehdî genel anlamda kıyametten önce ortaya çıkarak dünyada adaleti, düzeni sağlayacağına inanılan şahıs olarak tanımlanmaktadır.

Mehdî İnancının Doğuşu

Mehdî inancının doğuşu hakkında farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden birine göre Mehdî inancı ilk defa Sümerliler’de ortaya çıkmış, Babil ve Mısır’da gelişmeye devam ederek bu iki medeniyetten dünyaya yayılmıştır.

Diğer görüşe göre ise Mehdî inancı her dinin kendi içinde tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiştir. Nitekim Hindliler, Brahma’nın tenasühünde Vişnu’nun vücuda gelişini ve Hindûluğun Budizme hâkim olacağı dönemi beklerler.

Moğolların da, Cengiz Han’ın ölümünden önce kendilerini Çin esaretinden kurtarmak üzere sekiz ya da dokuz yüz yıl sonra tekrar döneceğini söylediğine hâlen inandıkları belirtilmektedir.

Yahudi inancında İlyas aleyhisselâmın semaya kaldırıldığı ve onun adaleti sağlamak için ahir zamanda yeryüzüne tekrar döneceği anlayışına karşın Hıristiyanlıkta Hz. İsâ aleyhisselâmın kıyametten önce kurtarıcı olarak tekrar döneceği inanışı mevcuttur. Her ne kadar Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki Mesih inancı ile İslâm kültüründeki Mehdî inancı tam olarak örtüşmese de Mesih veya Mehdînin geliş amaçları bakımından ortak oldukları görülmektedir.

İslâm Kültüründe Mehdî İnancı

İslâm dünyasında, özellikle Şiî inancında, kurtarıcı anlayışı önemli bir yer tutar. Şiîlikte başta Hz. Ali b. Ebi Talib kerremâ’llâhü veche olmak üzere birçok kişi Mehdî olarak kabul edilmiş, hatta Ali b. Ebi Talib ve Cafer es-Sadık radiyallâhü anhüma gibi bazılarının ölmediği, tekrar ortaya çıkıp dünyayı ıslah edeceklerine inanılmaktadır.

1300 yılı [1] itibariyle Şiî inancının yaygın olduğu kültürlerde dünyayı yenileyecek, karanlıktan kurtaracak en az dört şahsiyet vardır:

1-Dokuzuncu yüzyılda ortadan kaybolan, gizli olarak yaşamına devam eden onikinci imam.

2-Hilafeti döneminde dini yenileyen biri olarak ortaya çıkacak olan onikinci halife.

3-Kıyametten önce altın bir çağın gelmesine öncülük edecek olan Mehdî aleyhisselâm

4-Yine dünyanın sonuna doğru askeri basanlar elde edecek olan Hz. İsâ aleyhisselâm

İslâm dünyasında eylem olarak ilk çıkan Mehdîci hareketler olarak bilinen askeri faaliyetler, Şiî inancına göre onikinci İmam’ın ortaya çıkacağı iddia edilen yüzyılda, yani hicri 13. yüzyılda görülmektedir.

Mehdîci hareketler olarak isimlendirilen isyanların meydana geldiği ülkeler

Kuzey Nijerya (1804)

Hindistan (1820, 1828 ve 1880)

Java (1825)

İran (1844)

Cezayir (1849, 1860 ve 1879)

Senegal (1854)

Sudan (1881)

Osmanlı toplumunda da Mehdî inancı

Osmanlı Anadolusu’nda Mehdîci hareketler olarak kabul edilen Rafızî isyanları önemli yer tutmaktadır. Bu hareketlerin Türkiye tarihindeki ilk örnekleri 1240 yılındaki Babaî ayaklanması, son örneği ise 1665 tarihindeki Seyyid Abdullah isyanıdır.

II. Bayezid zamanında Safaviler’in tahrikiyle Teke yöresinde çıkan 1511 deki Şahkulu isyanı, 1520’de aynı yöredeki Bozoklu Celal (Şah Veli) ve 1527 tarihli Şah Kalender isyanları ihtilalci Mehdîci hareketlerin önemlileri olup 1525-1528 tarihleri arasında Adana ve Orta Anadolu’da ortaya çıkan küçük çaplı hareketler de vardır.

Bu hareketlerin yöneticilerinin tamamına yakını, döneminde yöre halkı tarafından şeyh olarak görülmüştür. Bu kişiler kendilerini Mehdî ilan etmeden evvel, bir mağaraya çekilerek uzun bir süre inziva hayatı yaşar. İnzivadan çıktıktan sonra Allah Teâlâ ile temas kurduklarını ve O’nun kendisini görevlendirdiğini açıklayarak Mehdîliklerini ilan edip ayaklanmayı başlatırlar.

Bunun saydıklarımızın yanında Osmanlı padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın Mehdî-i ahir ez-zaman (son zamanın Mehdîsi) olarak sıfatlandırılmıştır. Aynı şekilde ünlü tarihçi Peçevi İbrahim Efendi de (hyt. 1059/1649?) IV. Murad’ı (1622-1640) Mehdî-i ahirzaman olarak vasıflanmaktadır.

Hadis-İ Şeriflerde Mehdî İnancı

Gerek İslâm dünyasında, gerek Osmanlı toplumunda kıyametle bağlantılı karakterlerin en önde geleni olan Mehdî Kur’an’da zikredilmezken, güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen altı hadis kitabında ise Mehdî ile ilgili sınırlı sayıda hadis vardır. Bu hadislere göre dünyanın tek günlük ömrü kalsa bile Allah Teâlâ’nın o günü uzatarak, adı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin adına, babasının adı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin adına uygun olarak (Ebu Davud 1992: Mehdî 1,IV, 474; Tirmizi 1992: Fiten 52, IV, 505) Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zürriyetinden gönderilecek olan (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5; İbn Mace 1992: Fiten 4085, II, 1367) Mehdî, daha önce zulüm ve haksızlıklarla dolu olan yeryüzünü adalet ve insafla dolduracaktır. Mehdî fiziki olarak geniş alınlı olup ince uzun burnunun ortası biraz yüksektir ve yedi sene hükmeder (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5).

Yine Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mehdî ile ilgili şu söz atfedilmektedir:

“Horasan tarafından bayraklar çıktığını gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa. O bayraklara katılınız, zira içerisinde Allah’ın halifesi Mehdî vardır”

Mehdî’nin Çıkışının Alametleri

Mehdî öncesi devirde dünyada erkeklerin azalacağı, kadınların çoğalacağı, emanete hıyanetin artacağı, içki ve bidatlerin çoğalacağı, idare işlerinin ehil olmayanlara verileceği, erkeklerin karısına itaat edip annesine isyan, dostuna iyilik babasına eziyet edeceği, kişiye kötülüğünden korkulduğu için saygı gösterileceği. Ayak takımlarının başa geçeceği, zelzele ve harp felaketlerinin görüleceğine dair fikirler ileri sürülmüştür. Bunun yanında Mehdî’nin gelmekte olduğunu gösteren işaretler hakkında da çeşitli bilgilere rastlanmaktadır.

Bu alametlerden bazıları Fırat nehrinden altın bir dağ çıkması. Ramazan ayının ilk gecesinde ay, on beşinci gününde güneş tutulması, sık sık depremlerin meydana gelmesi, doğudan büyük bir ateşin çıkması, her tarafı aydınlatan kuyruklu yıldızın doğması. Hz. Ali kerremâ’llâhü veche neslinden büyük cüsseli, gözünde siyah bir nokta bulunan Şam tarafında Yabis denilen bir yerden Süryani’nin çıkmasıdır. Mehdî çıkmadan önce milletler arasında ticari yollar kapanacak, insanlar arasındaki fitne artacaktır. Değişik ülkelerden birçok âlim beraberindeki 310 kadar insanla, birbirinden habersiz şekilde Mehdî’yi aramak üzere yola çıkacak ve sonunda herkes Mekke’de buluşacaktır. Birbirlerine niçin geldiklerini sorduklarında.”

Fitneleri önleyecek ve Kostantiniyye’yi (İstanbul) fethedecek olan Mehdî’yi arıyoruz” derler. Ayrıca Mehdî gelmeden önce doğudan ışık veren bir yıldız görüneceği. Ramazan da iki defa ay tutulacağı, semadan bir sesin onu sesiyle çağıracağı ve bu sesi uykuda bile olsalar herkesin duyacağı da iddia edilmektedir. Mehdî çıktığında, onun gerçek Mehdî olduğuna dair işaret sayılabilecek olayların da ileri sürüldüğü görülmektedir. Mehdî çıkarken başında bir sarık olacak ve bir tellal “Bu Allah’ın halifesi olan Mehdî’dir. Ona uyunuz” şeklinde nida edecektir.

Mehdî’nin Çıkış Zamanı

Muhyiddin ibn Arabi kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Fatıma evladından olacak olan Mehdî’nin hicretten خــجــف yıl sonra, yani ebced hesabıyla (Hı=600)+(Cim=3)+(Fe=80)=683 yılında zuhur edeceğini iddia etmiştir. Bu tarih geldiğinde Mehdî görünmeyince bazıları bu tarihin Mehdî’nin doğum tarihi olduğunu, onun hicri 710 yılından sonra ortaya çıkacağını, dolayısıyla 683 yılında doğan Mehdî’nin 26 yaşında olacağını söylemişlerdir. [2]

İmam Şa’rani de Mehdînin h.1255 yılı Şaban ayında çıkacağını söylemiş, tarih aksini göstermiştir.[3]

Bistâmî, Cifr’ul Câmî adlı eserinde Mehdî’nin çıkış tarihi ile ilgili şu hesaplamayı yapar: Besmeledeki harflerin ebced hesaplamalarına (küçük ebced) göre sayısal değeri 784’tür. Mehdî’nin çıkış tarihi hicri 784 olarak düşünülse de bu doğru değildir. Çünkü bu hesaplamada sadece harflerin değeri toplamıştır. Hesaplamada harflerin okunuşundaki sayısal değerlerin (büyük ebced) göz önüne alınması gerektiğini ileri süren yazar, bu hesaplama ile 1392 ve 1403 olmak üzere iki sonuca ulaştığını belirtmekte ve Mehdî’nin çıkış tarihinin hicri takvimine göre bu tarihlerin olabileceğini savunmaktadır. Ayrıca sonraki sayfalarda Hz. Ali kerremâ’llâhü veche ye atfedilen bir sözü aktarmaktadır:

“Besmeledeki harflerin sayısı hicri yıla göre tamamlansa İmam Mehdî’nin doğum zamanı olur. Onun çıkışı Ramazan ayının akabinde olur” Bistâmi’nin önceki hesaplamayı Hz. Ali kerremâ’llâhü vecheye atfedilen bu rivayete dayanarak yapmış olması muhtemeldir.

Hz. Ali kerreme’llâhü veche meşhur divanında Hz. Mehdî ve bazı ahirzaman hadîsatından bahsetmiştir. Bu divanın Müştakzade şerhinden aldığımız bir kısmı şöyledir:

Tercümesi: Âyâ oğlum! (…) cûş ettiklerinde (kaynadığında, karış­tığında…) Mehdî-i Âdil’e muntazir ol…

…Kudemadan Şeyh Sa’deddin Muhammed Hamuli kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz zuhur-u Mehdî hakkındaki takribeleri

Yani “Zaman huruf üzre besmele ile tamam âdedi miktarına baliğ olsa Mehdî kaim ola.

Savm-ı Ramazan akabinde hurucuna tesadüf olundukta benden ona selam isal eyle” demek olur. Hesabı bindörtyüz tarihini tecavüz, eder ki; muhakkikin …

Yani taht-el lafz: “Habibim! Senden sonra onların devam-ı ihti-
lat ve ülfetleri katildir.”

Pes mükerreratı hazf ile 1399 olup sinin-i kameriyenin müddet-i merkumede[4] küsurunu zam ile hicretten 1422 yıl 3 ay 24 gün olur.

Ehl-i velayet Hz. Mehdî’nin huruç zamanını bu ayetten keşf etmişler. Fakat hadiseler vuku bulmadan evvel bu ayet ile Mehdî arasında münasebet görülemiyordu. Bu ayetin evvelinde Cenab-ı Hak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme mealen şöyle hitab ediyor:

“Kâfirler sana vahy ettiği­miz şeyden seni çevirmek istiyorlar ki eğer sen ta’viz verirsen seni dost tutacaklar. Sakın onların nevalarına uyup taviz verme, yoksa sana dünya ve ahirette kat kat azab ederiz. Ve sen ta’viz vermedi­ğin için seni memleketinden çıkaracaklar. Ama senin ardından o memleketlerinde fazla kalamayacaklar.” [5]

İşte bu ayetler işaret ediyor ki Hz. Mehdî’ye zemin hazırlayan ve onun bayraktarı olan insanlar, hiçbir kimsenin kınamasından korkma­dan, bütün dünyanın hücumlarına rağmen tavizsiz bir şekilde Şeriat-ı Muhammediye’yi tatbik ettikleri için memleketlerinden çıkarılacaklar. Fakat o Süfyanîler ve bid’atçılar onların arkasından o memlekette fazla ülfet edemeyecekler.

Burada Mehdî’nin kıyamı hakkında verilen tarih olan hicretten 1422 yıl 3 ay 24 gün sonrası ise; hicrî 1423 tarihinin 3. ayı ve 25. günü etmektedir. Bu da miladî 2002 yılının 6 Temmuz tarihine tekabül etmek­tedir.

Fakat metinde de belirtildiği gibi bu ve ‘bunun gibi” istikbalden haber veren tarihler takribîdir, tahdidî değildir. Bu sebeple birkaç ay yahut birkaç sene evvel veya ahir olması haberin doğruluğuna zarar vermez. Bununla beraber tam bu tarihden itibaren bu hâdisenin emare­leri görülmeye başlamıştır. [6]

Büyük mutasavvıf Sibgatullahi Arvasi’nin yeğeni Allame Mu­hammed Hafid’in büyük Allame Hafız Muhiddine naklettiğine göre;

Mehdînin doğumu: 1385

Zuhuru (çıkması): 1425′dir

…Mehdînin doğumunun hicri 1385 ve zuhrunun hicri 1425 oldu­ğu “zuhuru’l Mehdî ve deccal” adlı eserde Mehdî ile ilgili nakledilen bir hadiste açıkça söylenmiştir.

Ayrıca bu eserde; ”Mehdînin sırtında üzerinde bu Allah Teâlâ’nın halife­si, beklenen Mehdîdir yazılı bir mühür olacağı anlatılmaktadır.” Ayrıca Mehdînin müçtehit(içtihat eden) çok büyük bir İslam âlimi olacağı da o eserde geçmektedir.” “Zuhrul Mehdî ve deccal” adlı kitap Allame Resul Sibki’nin yazdığı en son eserdir.

…”Muhakkak Allah’ın taraftarları galip olanların ta kendile­ridir.” Cümlesinin cifir hesabından anlaşılıyor. Bu cümlenin cifr he­sabı, hicri 1428 ediyor. Bu tarih Mehdînin çıkmasından üç sene son­radır. Çünkü Mehdî çıktıktan üç yıl sonra ilk büyük galibiyetini alı­yor. Mehdînin ilk büyük galibiyeti hicri 1428 olduğuna göre Zuhüru-da “Mehdîliğinin ilan edilmesi” hicri 1425′tir…

…..

…Bu delillerde galibiyetin Mehdînin galibiyeti olduğu hangi veriler­den anlaşılıyor. Önceki tarihlerde olan, İslamiyet’in galibiyetlerinden her­hangi biri olmaz mı? Niçin illa da Mehdî sonucu çıkartılıyor… Ayetteki kelimeleri “Kur’an Belagati” ilmine göre incelediğimizde, ayette geçen galibiyetin Mehdînin galibiyetinden başka bir şey olmadığını açıkça gör­mekteyiz.

Çünkü ayette 4 tekid (pekiştirme) vardır… En büyük tekidin cümle de zikir edilmesi cümledeki galibiyetin en büyük galibiyet oldu­ğu açıkça bildiriliyor… Tarihte böyle bir galibiyet bugüne kadar olma­mıştır. Fakat Mehdî müjdesini veren hadisler böyle bir galibiyetin ahir zamanda Mehdî sayesinde olacağını açıkça haber verir…

Yaptığım araştırmalar Mehdînin 2005′te çıkacağını gösterdiğine göre, Süfyanın da 2004 yılının sonunda çıkacağını göstermektedir. (Ser­kan Tekin, Kuran’da gizlenen tarihler, s. 160-202, Nokta Yayınları, 2002) [7]

Süleyman Bakırgani (Hâkim Ata) kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz “Ahir zaman Kitabı” kitabında kıyamet alametleri ve Mehdî aleyhisselâmın çıkış zamanı hakkında şunları anlatmaktadır.

Zaman ahır olsa, neler olur,

Dünya çeşit çeşit bela ile dolar,

Âlimler içki içer, zina yapar,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Namı büyük âlimler içki içer,

Helâlı bırakır, haram işe bulaşır,

Hak Teâlâ bela kapısın tamamen açar,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Cimriler haramla taşkınlık yapar,

Birçok kadın eşlerine haram olur,

İslam’ı bilmeyen bedbahtlar sevinir,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Zaman ahır olsa, âlimler yoldan çıkar,

Müminlerin çocukları esir düşer,

Kâfirler durmadan kibirlenir,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Melun Deccâl çıkar, Rum’a gider,

İslam’ı bilmez bedbahtlar sevinir,

Mehdî çıkar, Bağdat tarafında savaşır,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Müslümanlar Mehdî tarafında toplanır,

Güneş tutulur, kavga büyür, çığlıklar atılır,

Muhammed’in ümmetleri ağlamaya başlar,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Mehdî çıkar, Mekke tarafına sefer eder,

Muhammed’in Ravzasına yüzünü sürer,

Ravzadan ses çıkar, İsâ der,

Bundan başka garip şeyler de olur.

İsâ iner, dokuz yüzün bitiminde, (900) (Miladî: 1495)[8]

Deccâl’ı öldürürler bilin bu zamanda,

Mehdîni imam yapar İsâ o zamanda,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Dokuz yüzde on beşte Yecüc çıkar, (915) (Milâdî: 1510)

Mehdî ile İsâ varır, Tur’u aşar,

O kâfirler bu dünyayı yok ederler,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Havadan kuşlar iner, taşlar atar,

O taşlar Yecücleri helak eder,

O Allah heybetiyle hüküm sürer,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Dokuz yüzde yine bir şeyler olur,

Dabbetül Arz çıkar, Kur’an yükselir,

Muhammed’in ümmetleri ağlamaya başlar,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Dokuz yüzde yine garip bir şey olur,

İsrafil emir ile surun çalar,

Gök Yer arasında diri canlı kalmaz,

Bundan başka garip şeyler de olur.

İsrafil emir ile surun çalar,

Azrail kendi canın kendi alır,

Sonsuz baki kalan O Allah kendisi kalır,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Kırk yıl sonra İsrafil surunu çalar,

Ona ikinci surunu çal denir,

Kullarım yeryüzüne çıksın denir,

Bundan başka garip şeyler de olur.

İsrafil emir ile surunu çalar,

Tüm ruhlar bedenlere gir, gelir,

Genç, yaşlı insanoğlu ayağa kalkar,

Bundan başka garip şeyler de olur.

O, Allah hâkim olur, hüküm verir,

Muhammed şefaate gelir, durur,

Melekler, nebiler titrer, durur,

Bundan başka garip şeyler de olur.

……..

Kul Süleyman itaat et, affeder,

Allah sebeplerin güçlü verir,

Ahirette itaat ile rahim eder,

Bundan başka garip şeyler de olur.[9]

Mehdî’nin Fiziki Yapısı

Mehdî’nin rengi Arabî, bedeni İsrailî olacaktır. Başında sarığı olacak olan Mehdî’nin sakalı bol ve sık, dişleri parlak olacaktır. Hadislere göre ise Mehdî, geniş alınlı, burnu ince uzun ve ortası biraz yüksek (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5) olarak geçerken, 17. yy Osmanlı yazarı el-Hüseynî (hyt. 1103/1691), Mehdî’nin hilyesini, Arapça olarak yazdığı el-îşâratü’l-eşrâti’s-sâati (Kıyamet Alametleri) adlı kitabında şu şekilde açıklamaktadır:

Açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü, sık sakallı, uzun uyluklu. Arap renkli, dişleri parlak ve seyrek ve sağ yanağında inciyi andıran yıldız gibi yüzünü aydınlatan bir işaret vardır. Yavaş ve ağır konuştuğu zaman sağ elini sol dizine vuran Mehdî“nin üzerinde iki pamuk abası vardır. Beraberinde Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kılıcı, gömleği ve üzerinde “el-biatü lillah=Allah Teâlâ için biat” yazılı olan sancağı bulunur.

Mehdî’nin Askerî Faaliyetleri

Mehdî, her sancağın altında on iki bin askeri bulunan seksen (veya on iki bin) sancaklı Rum askerlerin Antakya’ya saldırmasından sonra Şam, Hicaz. Yemen. Küfe. Basra ve Irak’a gönderilecek, Müslümanlar onun etrafında toplanarak Şam’da kırk gün savaşacaklar ve Rumları yeneceklerdir. Kindî, Mehdî’nin Kostantiniyye’yi. Roma’yı. Endülüs yarımadasını fethedeceğini, yeryüzüne sahip olacağını, onun sayesinde Müslümanların kuvvetleneceğini ve İslâmiyetin yükselerek diğer dinlere galip geleceğini ifade eder.

Dünya hâkimi bir hükümdar olacak olan Mehdî. Mekke ile Medine arasında. Beyda denilen bir yerde kendisine saldıran bir orduyu yenecek, Arabistan yarımadasında hükümdarlık iddiasında bulunacak olan Süfyanî’nin ordusuyla defalarca karşılaşarak onları sonunda yok edecektir.

Mehdî’nin Hz. İsâ aleyhisselâm ile Buluşması

Mehdî’nin Hz. İsâ ile buluşacağına dair anlatımlar Osmanlı kültüründe erken dönemlerden itibaren bilinmektedir. 9. yüzyıl Osmanlı yazarlarından Ahmed Bîcan’a ( hyt. 870/1466 dan sonra) göre Mehdî, Hz. İsâ aleyhisselâm ile buluşacaktır. Namaz vakti gelince Hz. İsâ aleyhisselâm Mehdî’ye

‘Gel ya Mehdî! Sen imam ol, namaz kıldır!’ dediğinde Mehdî aleyhisselâm

‘Sen imam ol! Sen rasülsün, imam olmak sana layıktır.’ diyecektir. Bunun üzerine

“Sen imam ol, zira sen Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin oğlusun, imam olmaya sen layıksın’ şeklindeki Hz. İsâ aleyhisselâmın cevabından sonra Mehdî imam olacak ve namaz kılacaklardır

Mehdî’nin Hakk’a Yürüyüşü

Ahmed Bîcan’ın (hyt. 870/1466’dan sonra) Envâru’l-Aşıkîn adlı eserinde Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışından sonra Mehdî aleyhisselâmın Çin’e gideceği belirtilmektedir. Çin’e varınca evlenecek olan Mehdî’nin bir oğlu olacaktır. Bu oğlan son çocuk olup ondan sonra kısırlık yayılacak, halk ölmeye başlayacak ve iman ehli tükenecektir Hadislerde idaresi yedi ya da dokuz yıl olacak olan Mehdî’nin süresi kırk yıldır. İmam Şa’ranî ise Mehdî’nin ömrüne dair daha uzun bilgiler verir. Şa’rani Mehdî aleyhisselâmın süresi kırk yıl olup, on yılı batıda, on iki yılı Küfe’de, bir yılı Mekke’de geçecektir. Dünyadan ayrılışı ansızın olacaktır. İnsanlar bu durumdayken Deccâl’ın çıktığı haber verilecek.[10]

Mehdîlik Psikolojisi

Abdulbâki Gölpınarlı Mehdî’yim diye meydana çıkanları: Tasavvufla, mistik inançlarla, Cefr, Hurûf bilgileri gibi uydurma bilgilerle, güç riyâzatlarla aklî dengelerini yitirenler, kendi kendilerini inandıranlar ve bazı saf kişileri de kandıranlar; âhiretlerini dünyâya satanlar, hüküm ve hükümet peşinde koşanlar olarak açıklar.

Mehdî’nin babı ve naibi olduklarını iddia edenlerin, Mehdî’lik davasına girişenlerin bir kısmının, yeni bir din kurmaya, kendilerini Tanrı tanıtmaya kalkışmalarından açıkça anlaşılıyor ki bunlar Hukemâ tarafından, Hind-İran, Yunan-Roma düşünceleriyle yoğrulan ve zamana göre müsbet bir tarza sokulmaya çalışılan Bâtınî inançları, bu inançlarla kaynaşan Tasavvufun aşırı anlayışlarını benimsemişlerdir. Kanâatleri, İslâmî esaslara uymamaktadır.[11]

Bu sözler Mehdîlik anlayışının dinî tarafı olması yanında psikolojik, siyasî, insânî vb. özelliklerin bir yansımasının olduğudur.

Rönesans sonrası başlayan ve Aydınlanma hareketi ile doruk noktasına çıkan Hıristiyanlığın önüne geçilemez çözülüşüyle birlikte, Batı dünyasında “metafiziği yaşayamama gerilimi” artmış, dar bir varoluş alanına sıkışıp kalan Avrupa insanı yeni bir kurtarıcı, yeni bir “rasül” arayışına girmişti. Yani, metafiziği yaşayamama gerilimi, insanın içinde bulunduğu dar varoluş ala­nından sıkılması ve bir “üst kata” çıkamamasının getirdiği gerilimden kay­naklanmaktadır. İşte böyle bir dönemde, bilim ve felsefe alanında çığır açan düşünürler ortaya çıkmıştı. Ne var ki, ilahî referans yani vahiy mesajı ortadan kal­kınca “hakikat” parça parça tezahür etmiş, bilerek veya bilmeye­rek her deha kendini “rasül” sanmıştı. Freud, Marx, Nietzsche, Darvin gibi düşünürlerin tarzları dikkate alındığında, bu “rasül kompleksi” çok bariz bir şekilde görülmektedir.

Kendisi pek itiraf etmese de Freud’un düşünce sistemine de­rinden tesir eden bir başka filozof da F.Nietzsche’ydi. Fechner’in yaşam öyküsünde gözlemlenen trajediye, F.Nietzsche’nin yaşa­mında rastlanır. Nietzsche bir müddet çok yükseklerde uçtuktan sonra ağır bir ruhsal bunalıma girdi. Filozof, genç yaşta dramatik bir şekilde Hıristiyanlık inancını yitirdikten sonra, kurtuluşu fel­sefede arayarak, Schopenhauer ve Wagner’e hayranlık duydu. Arka arkaya depresif krizlere duçar olduktan sonra, depresyonu­nun hafiflemeye başladığı dönemlerde ki bu dönemler hastalık biyografisi açıdan büyük bir ihtimalle sübmanik dönemlerdi[12], ye­ni ve dâhiyane felsefi fikirler üreterek kendisini bir kurtarıcı gibi izleyen Avrupa insanını hayrete düşürdü. Nietzsche öncelikle o güne kadar bilinen tüm gerçekleri reddederek genel bir isyana, bir “Şok Dalgası”na yol açtı. Nietzsche’nin “hiçbir kavram kesin olarak doğru değil, her şey mümkün ve serbest” şeklindeki ifadesi, ilk bakışta felsefi ve ahla­ki bir nihilizmi temsil eder gibi görünse de aslında insanın yeni­den yapılanması ve yeniden “doğması” için tüm bilinenlerin bir kenara bırakılmasının gereğine işaret eder. Bilinenler böylece sor­guladıktan sonra ileri sürülebilecek en tabii soru, gerçeğin ne ol­duğu ve bu gerçeği kimin bilebileceğiydi. Nietzsche Mazdeizm di­ninin kurucusu Zerdüşt’ün dilinden konuşuyormuş gibi yaparak kendi görüşlerini bir rasül edasıyla ifade etmeye başladı.

Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı başyapıtını dört bölüm hâlinde kaleme aldı. Belirli zaman aralıklarında yazılan eserde Nietzsche’nin temel fikirlerinin yanı sıra yaşadığı kaçınılmaz, tra­jik ruhsal çöküntünün izlerini görmek de mümkün. Kitabın kah­ramanı, “ebedi tekrarın üstadı” Zerdüşt, dağdan inerek müridlerine hayata dair dersler verir. “TANRI ÖLMÜŞTÜR” (GOTT İST TOD!) fa­kat hayat devam eder. Çözüm başıboş kalan insanın bireyselliği­ni ve hürriyetini nasıl yaşayabileceğinde gizlidir. Kitap aslında yazarın, kendi kendini kurtarma arayışının bir yansıması olduğu için, kavramlar birbirine karışır; birkaç satır önce söylenenler, bi­raz ileride inkâr edilir. Tanrı öldü ise insan kendi anlamını yine kendisi yaratmalıdır. Anlatılanlara inanmamak, kendi yolunu kendi başına bulmalıdır. Zerdüşt, “Beni bile izlemeyin” der! An­cak böyle kahramanca bir varoluş biçimi sayesinde “üstün insan” meydana gelebilir ve bu üstün insan “ölen” Tanrı’nın yerine ge­çebilir! Bütün bu düşünceler, sonraki dönemlerde ortaya çıkacak Batılı varoluşçu felsefenin temelini oluşturacaktır.

Nihayet beklenen maalesef oldu. “Tek kanatlı kuş”, yani filozof Nietzsche, gösterdiği onca çabadan sonra, çıktığı yüksek­likten tepetakla düşüverdi. Cesur ama basiretsiz bir insanın tra­jik hayat hikâyesi…[13]

Bu konuda Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz ise bu türlü düşünceler ve eylemlerin gereğini açıklarken şu gerçekleri dile getiriyor.

Ey Vanî arkanı dayandığın duvar yıkılırsa görsünler. Ondan sonra neye dayanırsın, bire cahil mahlûk. Bir Hamziyye şeyhi, dinsiz batıla düşmüş akabe kadısı senin yanında mü’min ve mütedeyyindir. Dinsiz kâfir mel’un senin felek benzerini getirmemiştir. Hz. İsâ aleyhisselâmın, Mehdî’nin çıkmasına sebeb sensin. Âli Osman’ın tahtını ber-bâd eden sensin. و لا تنيا فى ذكري denilen zâlim Vânî değil misin. Değme bir zâlimin Kur’an-ı Kerim’de adı zikr olmamıştır.[14]

Ey dinsüzler murâdınuza ermezsiz. Her ne kadar kalkarsanuz yine izinüze düşersiz mehdinün zuhuri İsâ aleyhisselâmın nüzülı sizün hareketünüz iledür. sizün de helâkünüze sebeb kendi çalınmanuz iledür.

Ehl-i hakikat derler ki şeytân nerdüban-ı[15] enbiyâ ve evliyâdur sizde İsâ ile mehdî zuhürına ve kemâllerinün nihayetine buluğa sebebsiz ne kadar hareketi ziyade etsenüz, ol kadar fütühât-ı ilâhiyye zuhûrından hâli değüldür. [16]

Ey Köprülü! Zalim Deccâl lâinsin, zalim iken ben ana mehdi ismini tesmiye[17] etsem Allah Sübhânehü ve Teâlâ seni mehdi etmez. Zalim nasıl mehdi olur. Eğer Mısrî ben mehdi olurum, halk benim başıma toplansın desin dersen, vallâhü’l azîm, dünyayı cümle harab ve viran etsin, sahip çıkmazım. Allah Teâlâ aciz değildir. Mülkünü bana ısmarlamadı. Bana ancak وَمَا عَلَيْكَ  اِلاَّ الْبَلاغُ     demiştir. Tebliğinde kusur etmedim. Kolum kanadım yolundu. Yolunmuş doğana döndüm. Makdurumu [18] bezl [19] ve mechûd[20] eyledim. Sarf eyledim. Onsekiz senedir, kuşağım çözüp yatmadım. Bir tatlı taam yemedim. Bir tatlı su içmedim.

[21] لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ اِلاَّ مِنْ ضَرِيعٍ لايُسْمِنُ وَلا يُغْنِى مِنْ جُوعٍ Bu kadar seneden beri taamım budur. Suyum hamim[22] ve gussadır.[23] Benim kadar tebliğ etmiş var mıdır? Hak ayan oldu. Yeter şimdiden geri hakka sahip çıkar, hayrolur. (26 Zi’l-kade Cuma 5833)[24]

Hz. Mevlâna’ya göre,

Şu halde her devirde nebi yerine bir veli vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir. Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa sınmıştır. İşte diri ve faal imam, o velidir; ister Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan! Ey yol arayan, Mehdî de O’dur, Hadi de O. Hem gizlidir, hem senin karşında oturmakta. O, nura benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir. (Mevlâna, beyit II, 815-820).

Bahse konu ile anlaşılan, dünya âlemindeki zıddıyet prensibi gereği olarak Mudil isminin kaçınılmaz karşıtı Hâdî’nin bir tecellisi olduğunu açıklamaktadır. Çünkü bu dönemde 1666’da Musul civarında Seyyid Abdullah oğlu Muhammed, mehdîliğini ilan etmiş, çok çetin bir savaş sonu­cunda yakalanmış, İstanbul’a getirilip ve tevbe ettirilmiştir. Yine, 1666 yılında Sabetay Sevi adında İzmirli bir yahûdi Kudüs’te Mesihliğini ilan eder, o da yakalanıp İstanbul’a getirilmiş tevbe ettirilmiş müslüman olmuştur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu Mehdî gelmeden birçok Mehdî safî veya hileye ve şeytâniyete hizmet için gelmesi elzemdir. Bu Allah Teâlâ’nın insan hayatı için gerekli gördüğü bir husus olduğu muhakaktır.

İbn-i Haldun Mukaddime’sinde Mehdî konusunu açıkladıktan sonra konuyu şu şekilde bağlıyor.

İbn-i Ebû Vâtîl şöyle diyor: “Şiiler bu kişinin, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin soyundan gelecek olan iyilerin Mesih [25] olduğunu” söylüyorlar. Mutasavvıflardan bazıları da “İsâ aleyhisselâmdan başka Mehdî yoktur” hadisini bu şekilde yorumlamışlardır. Yani onların yorumlarına göre bu ha­disin anlamı şöyledir:

Hz. Mûsa aleyhisselâmın şeriatını nesh etmek (hükmünü ortadan kaldırmak) için değil, ona tâbi olmak için gelen Hz. İsâ aleyhisselâmın konumu ne ise, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin şeriatı karşısında da aynı konumda olan Mehdî’den başka bir Mehdî gelmeyecektir.

İşte bunun gibi hiçbir dayanağı olmayan delillerle ve değişik yargılarla, gelecek ki­şinin kim olduğunu, zamanını ve yerini belirliyorlar, sonra belirledikleri zaman gelip or­taya söylenenlerden hiç biri çıkmayınca, görüşlerini ve söylediklerini yeniliyorlar. Bunu yaparken de yine bir takım lugavî mefhumları, hayalî konulara ve yıldızlarla (gök cisimleriyle) ilgili hükümlere dayanıyorlar. Ömürlerini bu gibi şeylerle tüketiyorlar.[26]

Çağımızdaki mutasavvıfların çoğu, dinin hükümlerini yenileyip diriltecek bir adamın çıkacağına işaret ediyorlar ve onun zamanı çağımıza yakın olduğu için çıkışına zemin hazırlıyorlar. [27] Bazıları onun Hz. Fatıma aleyhisselâmın soyundan geleceğini, bazıları da hangi soydan geleceğini belirtmeden sadece böyle birinin geleceğini söylüyor……

Hadis bilginle­rinin Mehdî hakkında naklettikleri hadislerin ise gücümüz oranında hepsine bakılınca sabit olan gerçeğin şu olması gerekiyor:

Din veya hükümdarlık adına or­taya çıkan bir davet, ancak onu destekleyecek ve koruyacak güçlü bir asabiyet[28] ile hedefi­ne ulaşabilir.

Her taraftaki Fatimî, hat­ta genel olarak Kureyş asabiyeti tamamen ortadan kalkmış, başka toplumların asabiyet­leri, Kureyş asabiyetine üstün ve hâkim duruma gelmiştir. Sadece Hicaz’da, Mekke ile Medine’nin civar bölgelerinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin aleyhimesselâm[29] ve Cafer radiyallâhü anh soyundan gelenler asabiyet sahibidirler ve dağılmış bulundukları o bölgelerde üstün durumdadırlar. Ancak onlar, sayıları binlere varan farklı bölgelere, emirliklere ve görüşlere ayrılmış bedevi asa­biyetler görünümündedirler.

Eğer Mehdî gerçekten ortaya çıkacaksa, davetinin başarıya ulaşması ancak bu asa­biyetler sayesinde olabilir. Allah Teâlâ Mehdî’ye tâbi oldukları için bu asabiyetleri oluşturanla­rın kalplerini birbirine ısındırıp birleştirir ve böylece Mehdî için davasını başarıya ulaş­tıracağı ve insanlara davetini kabul ettireceği güçlü bir asabiyet ortaya çıkar. Bunun dı­şında Hz. Fatıma aleyhisselâmın soyundan gelen birinin, her hangi bir yerde, hiçbir güce ve asabiyete da­yanmadan, sadece ehl-i beyte mensup olduğu için böyle bir davayla ortaya çıkıp başarı­ya ulaşması -daha önce ortaya koyduğumuz sahih delillerden de anlaşılacağı gibi- müm­kün değildir. Doğruyu bulacakları akıl ve bilgiden yoksun olan cahil kalabalıklar, Mehdî’nin ne nesebinden ne de ortaya çıkacağı mekândan haberi olmadan ve konuda söylediğimiz ger­çekleri de bilmeden, sadece halk arasında Hz. Fatıma aleyhisselâm soyundan birinin çıkacağını duy­muş olmalarından dolayı, böyle iddialarla ortaya çıkanların peşlerine takılırlar. Daha çok Zâb, Afrika ve Sûs gibi devletin merkezine uzak olan bölgelerde bu iddiayla ortaya çıkar­lar.[30]

Basiretten uzak ve zayıf görüşlü pek çok kişini, Mehdî’nin çıkacağını sandıkları Mağrib’in Mâse mıntıkasındaki bir yere giderler. Gittikleri bu mıntıka Mülessemîn kabi­lesine ait olduğu için Mehdî’nin de onlardan biri olduğunu veya onların Mehdî’nin davetçileri olduğuna inanırlar. Ancak bu hiçbir temeli olmayan bir iddiadan ibarettir. Bu iddiaya inanmalarının sebebi, bu toplulukların cahil ve bilgiden uzak olmaları, o bölge­nin devlet merkezinden ve etki alanından çok uzak olması ve bu yüzden devletin güç kul­lanabileceği sınırların dışında olan bu mıntıkanın Mehdî’nin çıkışına uygun bir yer oldu­ğu vehmine kapılmalarıdır.

Tamamen akılsızlıklarının ve ahmaklıklarının bir sonucu olarak, (devletin etki­sinden uzak olan bu bölgede) başarıya ulaşacakları vehmine kapılan pek çok kişi de Mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu öldürülmüştür. Üstadımız Muhammed bin İbrahim Âbalî bana şu olayı haber verdi: (Hicrî) sekizinci yüzyılın başında, Sultan Yu­suf bin Yakup zamanında, Mâse’nin söz konusu mıntıkasında Tuveyzirî olarak bilinen mutasavvıflardan bir adam ortaya çıkmış ve kendisinin beklenen Fatımî (Mehdî) oldu­ğunu iddia etmiş. Dâle ve Kezûle kabilelerine mensup Sûs halkının çoğu ona tâbi olmuş ve böylece işi büyümüş. Onun bu halinin kendi durumlarına zarar vereceğinden korkan Masâmide reislerinden biri olan Seksevî, gece gizlice Tuveyzirî’yi öldürmesi için birini göndermiş ve böylece hareketi sona ermiş.

Yine hicrî yedinci yüzyılın sonlarında, doksanlı yıllarda, Gamâra’da Abbas adında bir adam çıkmış, beklenen Fatımî olduğunu iddia etmiş ve Gamâra’nın cahil kalabalıkla­rı kendisine tâbi olmuş. Sonra kendisine tâbi olanlarla birlikte, şiddet kullanarak Fas’a girmiş, oranın çarşılarını yakmış ve oradan da Mezemme bölgesine geçmiştir. Ancak ora­da hile ile öldürülmüştür. Bunun gibi örnekler çoktur.

Yukarda adını zikrettiğim üstadımız bunun gibi garip bir olay daha anlattı. Üsta­dımızın anlattığı olay şöyle:

Hac yolculuğunda iken, Tilmisân dağının eteğinde bulunan ve Şeyh Ebû Medyen’in kabrinin bulunduğu Ribâtu’l-Ubbâd’ta aslen Kerbela’da oturan ve ehl-i beytten olan bir adamla karşılaştım ve yolculuğa birlikte devam ettik. Adam ta­bileri, öğrencileri ve hizmetinde bulunan adamları çok fazla olan biriydi. Gittiği yerlerin çoğunda insanlar onu karşılayıp ihtiyaçlarını gideriyordu. Yol boyunca dostluğumuz ge­lişti, aramızdaki sohbet koyulaştı ve onların gerçek durumunu anladım. Kerbela’dan bu­ralara bu iş için, yani Mağrib’te Fâtimîlik (Mehdîlik) iddiasında bulunmak için gelmiş­lerdi. Ancak Merîn oğulları devleti ve o zamanki hükümdarı Yusuf bin Yakup olayın far­kına varıp Tilmisân’a yürüyünce, bu zat, adamlarına şöyle demiş:

“Geri dönün, yanlış he­sap yapmamız bizi küçük düşürdü. Bu vakit, harekete geçeceğimiz vakit değil.”

Adamın söylemiş olduğu bu söz onun, bu işin ancak, o dönemdeki devletin gü­cüne denk bir asabiyet ile hedefine ulaşabileceğinin farkında olduğunu gösteriyor. Kendisinin o bölgede bir güce sahip olmayan bir yabancı olduğunu, buna karşılık Merîn oğulları devletinin, Mağriblilerden hiç kimsenin karşı koyamayacağı güçlü bir asabiyete sahip olduğunu görünce, gerçeği kabullendi, doğru olanı yaptı ve güç yetiremeyeceği hırslarından vazgeçti. Ancak bir şeyin daha farkına varması gerekiyor. O da, Fâtımîlerin ve genel olarak Kureyş’in asabiyetlerini kaybettiklerinin. Özellikle de Mağrib’te. Ancak taasubları, bu sözü kabul etmelerine izin vermez. “Allah Teâlâ bilir, siz ise bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

Mağrib’te, çağımıza yakın dönemlerde Mehdî’lik veya başka bir dava gütmeden, sadece hakka davet eden ve kötülükleri ortadan kaldırıp, İslâm’ın sünnete uygun biçim­de yaşanmasına çağıran davetçiler çıkmıştır. Evet, bu kimseler sadece bunun için ortaya çıkmışlar ve çok sayıda tabileri olmuştur. Bedevi Arapların en fazla işledikleri bozguncu­luk, yolcuları ve kervanları yağmalamak olduğu için, bu kimseler de en fazla yolların ve yolcuların güvenliğiyle ilgilenip, bu sahayı ıslah etmeye önem yermişler ve güçlerinin yet­tiği kadar kötülüklere engel olmaya çalışmışlardır.

Ancak bu davetçilerin çalışmaları sonucu yolculara saldırıp onları yağmalamak­tan vazgeçen ve tövbe eden bu Araplarda dinî duygular ve dini yaşam sağlam bir derece­ye ulaşmamıştır. Çünkü onlar tövbe edip dine dönmekten, sadece gasp ve yağmayı bırak­mayı anlıyorlar ve dinin diğer emirlerine yönelip onları yerine getirmeyi düşünmüyor­lar. Onun için İslâm’ı, sünnete uygun olarak yaşamaya çağıran davetçilere tâbi olan bu kimseler, aslında dinî yaşamın her alanında onları örnek alıp onlar gibi yaşamaya çalış­mıyorlar. Onların bütün dindarlıkları, yolculara ve kervanlara saldırıp onların mallarım yağmalamaktan vazgeçmek, sonra da bütün güçleriyle dünya malı kazanmaya yönelmek­tir.

Oysa ahlaklarını düzeltip ıslah etmenin sevabını istemek ile dünya malı kazanma­yı istemek arasında ne büyük fark vardır ve bu ikisinin bir araya gelmeleri de mümkün değildir. Bu yüzden dindarlıkları sağlam bir konuma gelmiyor ve bir bütün olarak kötü­lüklerden yüz çevirmeleri de istenilen düzeyde olmuyor. Ancak kötülüklere çok fazla da dalmıyorlar.

Sonuçta dinin hükümlerine sağlam bir şekilde bağlanma ve onu yaşama noktasın­da, davetçi ile ona bağlı olan bu insanların durumu farklılaşıyor. Davetçi öldüğü zaman tabileri dağılıp, asabiyetleri kayboluyor. Hicrî yedinci yüzyılda Afrika’da ortaya çıkan, Süleym kabilesinin Ka’b boyundan olan Kasım bin Mürre bin Ahmed’in (ve tâbilerinin) durumu da böyle olmuştur. Ondan sonra gelen ve Riyâh kabilesinin boylarından biri olan Müsellem’e mensup Saâde adındaki davetçinin durumu da aynıdır. Saâde, dini ya­şama ve nefsini ıslah etmede Kasım bir Mürre’ye göre çok daha ileri düzeyde olmasına rağmen, söylediğimiz sebeplerden dolayı, onun tabileri de, onun ölümünden sonra çö­zülüp dağılmışlardır.

Bu insanlar da, İslâm’ı sünnete uygun olarak yaşama adına çıkmış olmalarına rağmen, çok azı söylediği gibi yaşıyordu. Ne onlar ne de onlardan sonra gelenler bir hedefe ulaşamamışlardır.[31]

Konu hakkında farklı görüşler

Mehdî hakkındaki hadislerin tümünün uydurma olmadığı kesindir. Mehdî hakkındaki uydurma rivayetleri kabul etmeye de gerek yoktur. Üzerinde durulması gereken aslı olup “Mehdî”den bahseden hadislerle Şiîlerin inancının temellerinden olan “Mehdî-i Muntazar” hakkında onların uydurdukları hadislerin birbirinden ayırt edilmesi gerektiğidir.

İmam Mehdî’nin geleceğine inanan Müslümanların inançlarındaki çarpıklıkla, İmam Mehdî’yi tamamen reddedenlerin inançlarındaki çarpıklığın gerçekle olan bağlantısı aynı düzeydedir. Müslümanlar, hafızalarında Mehdî’yi, eski zaman kıyafetleri içinde, ruhban görünüşlü, elinde tesbih, sırtında cübbe ve “Ben Mehdî’yim, bana uyun!” diye bağıracak birisi olarak canlandırmaktadır. Mehdî çıktığında, bu özelliklere uyup uymadığına bakıp, böylece onun gerçek Mehdî olup olmadığını anlayacaklarını söylüyorlar. Eğer bu özelliklere uyuyor ise, ona biat edip onun emrettiklerini yerine getireceklermiş. Mehdî’nin geldiğini duyan, köşede bucakta ne kadar derviş varsa çıkıp ona tâbi olacakmış. Bu arada küfre karşı yapılacak olan cihatta silâhlar bir sembol olarak taşınacakmış. Çünkü bu silâhları kullanmalarına sebep olmayacakmış. Kâfirleri zikirlerle, dualarla, marifet bilgisiyle yerle bir edecek; bir bakışta onların toplarını, tüfeklerini, uçaklarını darmadağın edeceklermiş… vs. vs. Hâlbuki araştırdığımızda göreceğiz ki, gerçek çok farklıdır.

İmam Mehdî, geldiği zamanın en ideal komutanı, lideri olacaktır. Buradaki idealden maksat şu olabilir. O, çağının bütün gerçeklerini bilecek, tam bir yönetici yeteneğine sahip olacak, hepsinden de önemlisi, kendi zamanının insanlarının sorunlarını bilip çözüm yolları getirecektir. Bu ise, elbette ki İslâm’ı çok iyi bilmesine bağlıdır. O, parlak bir zekâya, geniş bir zihnî yapıya, engin bir görüş yeteneğine sahip bir insan olacaktır. Belki, onu ilk reddedecek olanlar gelenekçi ulema sınıfı ve sufî takımı olacaktır. Çünkü onlar göreceklerdir ki, bu insanın, tasavvurlarındaki Mehdî ile hiçbir ilgisi yok. Onun kendisinin Mehdî olduğunu ilânla ortaya çıkması, her şeyden önce kabul edilebilecek bir şey değildir. Öyle ki, o kendisinin Mehdî olduğunu fark etmeyecektir bile. Ancak vefatından sonra bir araya gelen müminler, onun yaptıklarına bakıp, onun Mehdî olduğunu anlayacaklardır. [32]

“Âlem-i İslâm” kitap müterciminin zeylinde Baha Said Bey kapanan medreselerin, tekkelerin, telkin ettikleri ve itikat ettirdikleri Mehdî

“Felsefe-i Muhammediye’ce ne bir şahıs ve ne de şahsiyet-i mütevârise olup bu nâm ve sıfat ancak vasıta-i hidâyet ve irşat olan hakiki ve ilim ve fennin timsalidir” diyor.

0
0
0
Yorum Yaz