İhramcızade Sivaslı İsmail Hakkı Toprak Hz

2012-10-04 08:51:00

NAKŞÎ-HÂKÎ TARİKÂTI ve İLM-İ LEDÜN SIRLARI KİTABINDAN

 

*     “Akıl nefsin yuları, başına takılırsa her türlü fenalıktan emin olur.”

*     “Akşam namazının farzında Felâk ve Nâs suresi okunmaz.”

*     “Allah Teâlâ’ya kul olmak zor,  tarikât-ı âliye içinde insan olmak da ne zor.  Gardaşları içinde, dışı insan içi hayvan olmak da ne zor.” [1]

*     “Allah Teâlâ, isteyene her şeyi verir. Allah Teâlâ’dan kendini de isteyin. Gardaşlarım!  Allah Teâlâ, kendini de verir.” [2]

*     “Alamayacağın yere borç para vermek, günahtır.” [3]

*     “Arif-i billâhlar, dünyada hiç gam çekmezler.” [4]

*     “Aslanın dişisine de aslan derler. Bizim öyle kadın ihvanlarımız vardır.” [5]

*     “Ben vaiz olsam, dinleyenlere göre hitap ederim, İmam olsam, cemaate göre namaz kıldırırım.”

*     “Beşerdir hata işler,  üçer beşer.” [6]

*     “Birbirinizde mahvolun”  “Yok olun, yok olursanız,  Allah Teâlâ var olur.”

*     “Bir gönlüm var, onu dostuma verdim.” [7]

*     “Biz, Allah Teâla’ya sarılmışız ki, bize sarılıyorsunuz”

*     “Benim ihvanım, abdestsiz ve gafletle yemek hazırlamaz.” [8]

*     “Bizi sevenler, Yemen’de de olsa dizimizin dibindedir. Sevmeyen ise, dizimizin dibinde de olsa Yemen’dedir.”

*       Bize sordular. “Cünüp iken yemek yenir mi? Bizde demişiz ki, “Gardaşlarım!  Benim ihvanım, abdestsiz yemek yemez.”

*     “Bizim yolumuza atan bizdendir. Attıran bizden değildir.” [9]

*     “Bizim ihvanımızın uzaklığı yakınlığı yoktur, her an onlarla beraberiz.”

*     “Biz şaraptan dönme sirkeyiz.”

*     “Bizim bir gözümüz daha vardır, onu da Cenâb-ı Hakk nasip etmiş.”

*     “Biz gidenlerle gider, gelenlerle geliriz.” [10]

*     “Biz, dünya ve ahirette maddi ve manevi işlerinizde beraberiz, biriz.”

*     “Biz, değil ihvanımıza, ihvanımızın kapısındaki kedisine, köpeğine de sahip çıkarız.”[11]

*     “Biz, ihvanın ismini geç öğrenir,  geç unuturuz.”

*     “Biz, Mekke ile Medine’yi burası yaptık.”

*     “Biz, dört mezhep üzerine hükmediyoruz.”

*     “Biz, hüsn-ü zanna memuruz.” [12]

*     “Biz, halimizi şikâyet edemeyiz,  ama hikâyet edelim.”[13]

*     “Biz, her gün bal yiyoruz. İstiyoruz ki, siz de bundan nasiplenin. Bize yirmi senedir balı öğrettiler. Şimdi onu tadıyoruz.”

*     “Bizim sulbümüzden gelen değil, bizim yolumuzdan giden evladımızdır.”[14]

*     “Bizim ihvanımız, devlet malı gibi değerlidir. Her yerde tanınır.”

*     “Biz iyi ki, hoca olmamışız. İmam varsa müezzin olun, müezzin de varsa cemaat olun; hiçbiri yok, cemaat varsa kaçmayın. “

*     “Bu âlem âdemden doğar. Âdem olmasa cihan olmaz. Eğer bu âlem
olmasa, bu âleme âdem olarak gelemez. Ancak bu âleme gelen,  küfrü ile gelir.”

*     “Bu âlemde bedenimizle bile olan ruhumuz, nefes adedimiz tükendiğinde bedenimizden ayrılacak ve berzâhta dirileceğimiz güne kadar bekleriz.”

*     “Bu vücudum mülkü elden çıkmadan

Çarh-ı devran bu binayı yıkmadan

Suretle mana bir arada iken

İki âlemde fırsat elde iken

Gel Hubb-u dünyayı gönlünden gider

Alasın can âleminden bir haber.”

*     “Bundan önceki iptila geçtiydi,  bu da geçer diye sabrediniz.”[15]

*     “Bütün dünya bizi tanıdı da Sivas tanımadı.” [16]

*     “Cahilin şekerli helvasını yeme, kâmilin zehrini iç, zararı olmaz.”

*     “Cümle âlem zat imiş

Deryayı hikmet imiş

Hak ile vuslat imiş

Allah Teâlâ’dan gayri yok imiş

Gardaşlarım! Bunu altın harfler ile yazmak lazım.”

*     “Ders çekmeyen, dert çeker.” [17]

*     “Deveciye komşu olan,  kapısını büyük yaptırır.”

*     “Dünya malına tenezzül etmedim.  Tenezzül etse idik, halimiz ni­ce olurdu.” [18]

*     “Dünya’da Türkiye, [19] Türkiye’de Sivas’ın kıymetini bilin.” [20]

*     “Eden eyleyen Allah,  vela havle velâ kuvvete illa billâh.”

*     “Eğri ayağa eğri ayakkabı yaparlar” [21]

*     “Ehl’u-llahın nazar ve himmeti dağlan taşları eritir ve ihya eder.”

*     “Ehl’u-llah incinmezler. Fakat Allah Teâlâ razı olmaz.” [22]

*     “El kârda, gönül yarda olmalıdır.” [23]

*     “En faziletli ilim, ilm-i hal; en faziletli amel huzuru hâl’dir.”

*     “Erken yatmak ve erken kalkmak dünya ve ahiret için faydalıdır.*”

*     “Ervah-ı ezelde ruhlar beraber olmuşlar, onun için burada beraberiz. Her evliya, veli ve rasülün bir tur yeri vardır.”

*     “Erzincan depreminden sonra gelen ihvanlara, “Gardaşlarım siz hatim okumuyor mu­sunuz” [24]

*     “Gardaşım bize şeyh diyorlar. Biz şeyh değiliz. Fakat körde değiliz.”

*     “Gardaşlarım! Babam anam şeyh değillerdi. Fakat ezel vergisi Hakk ve halk sevgisi bize şeyh dedirdi.”

*     “Gardaşlarım! Kimsenin kusurunu aramayın ve görmeyin, gördüğünüz za­manda üzerini örtüp geçin” [25]

*     “Gardaşlarım! Gayride görülen hatadan kişi mahşerde mahcup olur. Gayrinin hatası dağ kadar, kendi hatan mercimek tanesi kadar olsa, gözünüzün bebeğine kendi hatanızı tutun, gayrinin hatasını görmeyin.”

*     “Gardaşlarım! Bizim tarîkatımız sohbet tarîkatıdır. Sohbetten âri olmayın, sohbetlerinizde konuşacak bir şey bulamazsanız, bizim gıybetimizi yapın.” [26]

*     “Gar­daşlarım! Biz, bize teslim olan ihvanı, Allah Teâlâ’ya teslim ederiz. Kıyamet günüde ondan teslim alacağız.”

*     “Gardaşlarım! Uzak yollardan geliyorsunuz. Veremezsek bize yazık, alamazsanız size yazık.” [27]

*     “Gardaşım! Tarîkatın en ince yolundasınız. Daimî abdestli olmak, dersinize ve namazınıza devam etmek ve bizi de unutmamak şarttır.” [28]

*     “Gardaşım! Atanın şöhreti evladın alnında yazılı billurdur, evlat siler parlatır. Evlat ata ile övünemez. Ata evlat ile öğünür. Göçmüşün duası da bedduası da diriden çok geçer.” [29]

*     “Gardaşlarım!  Biz, şeyhimiz adımı­zı bilse yeter derdik.”

*     “Gardaşlarım bu âlem hayaldir.  Bu fotoğraf da, hayalin hayali.”

*     “Gardaşlarım! Gayını Kaf yaptık (Garibullah’ı Karibullah yaptık).”

*     “Gardaşlarım! Ben aşk acısını çok iyi bilirim” “İstedim vermediler. Kız kederinden verem olup Hakk’a yürüdü” “Ben aşk acısını çok iyi bilirim”

*     “Gardaşlarım! Yeni ders alanların tırnağı olabilsek.”[30]

*     “Gardaşlarım! İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı.” [31]

*     “Gardaşım! Duymak var, işitmek var.”

*     “Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.” [32]

*     “Gönlünüze sahip çıkın.” [33]

*     “Hacca giden ve yeni tarîkata intisap edenlerin geçmiş günahları af olunur. Ancak ondan sonraki günahları iki kat yazılır.”

*     “Hacılar, hocalar tekin tekin (kolay kolay) teslim olmazlar, teslim olunca da bırakmazlar.”

*     “Hatm-i Hâce’ye altı saatlik yerde dahi olsa gidiniz.”

*     “Her canlı ölür. Bir Allah Teâlâ ve muhabbet bâkî kalır.”

*     “Herkes Allah Teâlâ’dan korkar, biz nefsimizden korkarız.”

*     “Her isteğimiz yerine geliyor, onun için Allah Teâlâ’dan bir şey istemeye hicap ediyoruz.”[34]

*     “Hatim’de ve sohbette dünya ve ahiret işlerinizi de, Cenâb-ı Hakk
halleder.” [35]

*     “Her sohbette bir vuslat vardır, vuslatsız sohbet olmaz. Sohbetlerinizde edep ve muhabbetinize sahip olun”

“Hakkın kullarını bazı kul eyler,

Anı kul eylemez yine ol eyler.” [36]

*     “Her işte beraberlikten Allah razı olur ve yardım eder.”

*      “Her şeyin cilası ve gıdası vardır. Kalbin ki, ise, zikirdir. Bunun kıymeti ise, sonra anlaşılır.”

*     “Her yerde aradığın sende, sende sendesin.”

*     “Himmetin bir zamanı vardır.” [37]

*     “Hizmeti minnet bil, minneti hizmet bilme.” [38]

*     “İdare ilmini öğrenin, insan kızınca şeytanın malı olur.”

*     “İdare,   Müdara,   Dubara”

*     “İhvan kocadıkça koç olur. Avam ise, kocadıkça hiç olur.”

*     “İşte her ne varsa O,  bu kadar.”

*     “İlmin başı sabırdır.  Sabrın başı yokluktur.  Yok olana taş değmez.” [39]

*    “İhvanlık bir dağı delmek kadar zor,  bir sigara kâğıdını iğne ile delmek kadar kolaydır.”

*     “İhvan, bizsiz olmaz, biz de ihvansız.” [40]

*     “İhvanımız bizi sevdiği kadar beraber oluruz.”

*     “İlmin başı sabırdır. Nefis güzel süslenmiş kadına bezer. Fakat huyu kötü ve aldatıcıdır.”

*     “İnsanların kelamı, Hakk’ın kalemidir.” [41]

*     “İnsan ne ararsa zannında bulur.”

*     “İnsan kendisini müdafaa etmelidir.” [42]

*     “İnsan ruhundan ve kalbinden bir an gafil olmamalıdır.”

*     “Kapımızdan gidiyorsunuz, ama defter silinmiyorsunuz.”

*     Kendisine başkasını şikâyete geleni, “Gardaşım! O zat Allah Teâlâ’nın kulluğundan da mı çıktı?” diye cevap verirdi.

*     “Kendini bilmek, kendine gelmek, kendini bulmak, kendine ermek, nerden gelip gittiğini anlamaktır” [43]

*     “Keramet, insanı yoldan geri koyar.” [44]

*     “Kitap yazmadık, ama yazdırıyoruz.” [45]

*     “Gardaşım! Sen kitap ol.”

*     “Kıyamet muhakkak gelicidir. Mahşerde mahcup olacak her şeyden sakınmayı maneviyatta ve vefâda da sevmeyi sevilmeyi burada mizân etmelidir.”

*     “Kıymetli ömrü, kıymetsiz işlerde sarf etmek doğru mu? Nevm-i gaflet, nevm-i mevtanın daha fevkindedir. (Gafilin uykusu ölünün uykusundan üstündür. Zamanı değerlendirin demektir.)

*     “La İlâhe İlla’llâh, nihayet ‘La mevcude İlla’llâh’. Allah Teâlâ’dan başka yok.”[46]

*     “Maaşınızın üçte ikisinin gideceğini bilseniz dahi, iyi su için.”

*     “Mâdemki âdem,  her biri bir âlem.”

*     “Muhabbeti olan hata görmez, görse de göz yumar.”

*     “Muhabbet gözüyle bakan, noksan görmez.” [47]

*     “Mürşid-i Hakîki, Allah Teâlâ’dır.”

*     “Namazın kazası olur, sohbetin kazası olmaz.” [48]

*     “Nerede hatim okunuyor, nerede zikir varsa oturun. Biz dört koldan oradayız.”

*     “Neyi seversen, onunla kalırsın,  ne ile meşgul isen, O’sun.” [49]

*     “Nefsimiz düşmanımız, ruhumuz dostumuz­dur ki, asla bizden ayrılmaz. Ölüm ahir olmayınca.”

*     “Ne yaparsak şeyhimizin eli ile yaparız.” [50]

*     “Gardaşım! Allah Teâlâ’nın rızasını al gönlünü yap,  işini O’na gördür.”

*     “Okçular cirit oynarken; “Ha gayret ay aşmadan, bir ok daha atalım” derler. “Biz bekâ âleminin yolcusuyuz.  Güneş aşıyor, bizi bir daha bulup ta noksanlarınızı ikmal eyleyemezsiniz.”

*     “Öl söz verme, eğer söz verdin ise, o sözden dönme.”

*     “Ölümü, kabri, kalkışı, mahşeri tefekkür edin. Tefekkürü dünya sevgisine kalkan yapın. Dünya zülden ibaret. Ahiret ise, ebediyettir.”

*     “Ömrümüz memuriyette geçti, nafilelerimizi bile terk etmedik.” [51]

*     “Gardaşım! Haline kanaat et,  bir yere dükkân aç,  pazar pazar dolaşma” [52]

*     “Pirimizin elinden bir bardak çay içtik, biz ondan alacağımızı aldık. Almasını bilen, vermesini de bilir.”

*     “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kabrini ziyaret edenleri görür. Her insan ziyaretçisini görür. İdâre ışığı gibi, lüks ışığı gibi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise, güneş gibi görür.”

*     “Saat-ı vahidedir ömr-i cihan,

Saati taata sarf eyle hemân” [53]

*     “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme gelen vahiyler kendinden kendine geliyordu.”

*     “Sema aysız, ihvan semaversiz olmaz.”

*     “Sen seni sevdiğinle bil, O seninledir.” [54]

*     “Siz birbirinizi Allah için severseniz, Gayret’ullah zuhur eder, Allah Teâlâ’da sizleri sever.” [55]

*     “Siz bizi sevemezsiniz. Biz sizi seviyoruz ki, bizi seviyorsunuz.” [56]

*     “Siyaseti olmayan bir cemiyet, çökmeye mahkûmdur. Herkesin bir siyaseti vardır. Bizim siyasetimiz, siyasete karışmamaktır Bu da ayrı bir siyasettir” [57]

*     “Sükûtumuzu anla­mayan, sohbetimizi hiç anlayamaz. Söz ile olsaydı, bu işi herkese söylerdik.”

*     “Söz bilmiyorsanız, büyüklerin dedikodusunu yapın.”[58]

*     “Sol el ile aş yemek mekruhtur.  Onu da görmek haram­dır.”[59]

*     “Şeriat bir dervişin başında tacı, sırtında abası ve elinde asası gibidir.”

*     “Şeriatı gözetin. Şeriatı gözetmeyenin tarîkatı olmaz.”

*     “Şeriatta kıl kadar noksanı olanın, havada uçtuğunu görürseniz, vurup kanadını kırın. İstidraçtan başka bir şey değildir.”

*     “Tasavvuf, yok olup, sonra var olmaktır.”[60]

*     “Tarîkat,  libas gibi olmalıdır.”

*     “Tarikâtin edebi ikidir. Olduğun gibi görünmek, göründüğün gibi olmak.”

*     “Taş atan bizden, taş attıran bizden değildir.”

*     “Ustanın elinde keser olmazsa yiğidim, yerinde yeller eser.”

*     “Ya bizi terk eder, ya da sigarayı”[61]

*     “Ya Rabbi!  Bu kadar nebinin evliyanın yüzü suyu hürmetine imanımız sana emanettir.  Pirim bu emaneti alır, Allah Teâlâ’ya havale eder.”

*     “Yemek içmek için, çok emek sarf oluyor. Ahiret için lakayt olunuyor.”

*     “Ya Rabbi! Bizim ömrümüzde yaşadığımız müddet içinde, ne kadar
cünamız[62] varsa da, bize kabir genişliği ver.”

*     “Yeter ki, bu âlemden bu âdem ayrılmasın, dünyaya dalıp ta
ahireti unutmasın.”

*     “Yok olunur, var olunur.”

*     “Yok olmayan var olmaz.  Taş atsan, vursan, bana değmez.” [63]

*     “Yok olun. Yok olursanız Allah Teâlâ var olur.”[64]

*     “Vakitler nakitleri satın alır,  nakitler nakitleri satın alamaz.”

*     “Vakitle yakut kazanılır. Yakutla vakit kazanılmaz.”

*     “Vakit nakittir mâna dakiktir. Ömür kısa mügayyebattandır. Meçhul yol uzaktır. Gayret ister.”

*     “Zaten ezelde tanışmamış olsa idik, burada buluşmamız mümkün olmazdı. Şeyhimin hakka yürümesinden sonra bu mukaddes vazife, bize verildi.  12 tarîkatı bize teslim ettiler.  Biz bakıyoruz.”[65]

 

 

 


[1] Hal sahibi olmak aşk ve muhabbet, terk ve uzlet ister, yoksa söz ve gaflet insana hal olmaz! Hakk’ın cezbesi zuhur etmedikçe, bu yakınlık ve uyanıklık kimseden zuhur etmez. (Selim Divane, S. Müşkillerinin Anahtarı, a.g.e., s.95)

[2]— Kul Allah Teâlâ’yı tesbih, temcid, tahmid ve tâatla zikrederse; Allah Teâlâ da kulu rahmetiyle zikreder. Kul dua ile zikrederse; Allah Teâlâ da, duasına icabetle zikreder. Kul sena ve itaat ile zikrederse; Rabb Teâlâ da, af ve mağfiretle zikreder. Kul dünyada zikrederse; Allah Teâlâ da, onu âhirette zikreder. Kul tenhalarda zikrederse; Allah Teâlâ’da, onu sahralarda zikre­der. Kul Allah Teâlâ’yı toplulukta zikrederse; Mevlâsı da onu Mele-i âlâda zikreder. Kul ibâdetle zikrederse; Allah Teâlâ da, yardımla zikreder. Kul mücâdele ile zikrederse; Allah Teâlâ da, hidâyeti ziyâde ile zikreder. Kul sıdk ve ihlâs ile Allah Teâlâ’yı zikrederse, Allah Teâlâ da, onu kurtuluş ve muvaf­fakiyetle zikreder. Kul rubûbiyetle Allah Teâlâ’yı zikrederse; Allah Teâlâ da, niha­yette o kulu rahmet ve ubudiyetle zikreder. (Muhammed Hikmet Efendi, Marifet-i İlahiyye Tarîkat-ı Aliyye, İst, s. 98)

 

“Nefsinizdedir, bakmıyor musunuz?” (Zâriyât, 21) “Nefsini bi­len O’nu bilmiştir.”

Hikâye:

Bir âşık, ışıklı gönlü ile Allah Teâlâ’yı rüyada görmüş.  Dertli âşık, onun eteğine sıkıca sarılarak: “Ben senden baş­kasının elinden tutmadım,” demiş. Derviş uykudan uyanınca ken­di eteğini, yine kendisinin sağlamca tuttuğunu görmüş!

İmam Tirmizî, Ebû Hureyre’den radiyallâhü anh Nebi’nin sallallâhü aleyhi ve sellem “Şayet siz bir ipi arzın aşağısına doğru sarkıtsanız, mutlaka Allah’ın üzerine iner.” Buyurmuş ve dönüp şu âyeti okumuş: “O evveldir, âhirdir, zahirdir, bâtındır, her şeyi bilendir.” (Hadid, 57/3) (Nefâhatü’l Üns, a.g.e. s. 123)

[3]—Ali Eriş isimli ihvandan dinledim.

[4]—Râbia Adviye kuddise sırruhu’l-azîz buyurur ki;

“Allah Teâlâ’m! Bu dünyadan bana ayırdığın payım ne ise, onu, Senin düşmanlarına ihsan et; öteki dünyadan bana ayırdığın payımı da, dostlarına ihsan et. Sen bana yetersin.”

[5]—  “Kırklar kaç erdir? Diye zâtın birine sormuşlar. Kırk nüfustur, demiş. Niçin er demediniz de nüfus dediniz? Diye tekrar sorunca:

İçle­rinde kadın da vardır da onun için… Buyurmuş. (Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 340)

 

Tezkire-i Evliya adlı kitapta, Feridüddin Attar kuddise sırruhu’l aziz buyurur ki;

“Hususi bir mahremiyet perdesi altında saklı ve ihlâs örtüsü ile gizli olan, aşk ve iştiyakla tutuşan, yakîn ve yanık olmaya vurulan, Meryem-i Safiye aleyhisselâma nâib bulunan, erenler nezdinde kabul gören Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha’dır. (h.y.t. 185)

Biri çıkıp onu; “Niçin erkekler safında zikr ettin,” diye sorarsa bana, derim ki; Hâce’-i Enbiya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Allah Teâlâ sizin suretinize bakmaz…” buyurmuşlardır.

Şimdi amel, surete göre olmayıp iyi niyete göredir. Şayet dinimi­zin üçte birini Aişe-i Sıddîka radiyallâhü anhadan almak caiz ise, aynı şekilde onun cariyelerinden, (yâni halefleri olan veliye hanımlardan) dini­mizi öğrenmek (ve feyz) almak da caizdir.

Bir kadın, Allah Tealâ’nın yolunda er olursa, artık ona kadın de­nilmez. Nitekim Abbase-i Tusî: “Yarın Arasat meydanında, “Ey erler!” diye nida edildiği vakit, rical (erkekler) safına ilk önce ayağını basacak olan Hz. Meryem’dir,” demiştir.

Bir şahıs (Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha) ki, o mecliste ha­zır olmayınca Hasan Basri radiyallâhü anh konuşmazdı. Öyle bir şahsın mutlaka er­kekler safında yâd edilmesi lazım gelir. Belki hakikat açısından ba­kılınca, görülür ki, bu zümrenin bulunduğu makamda herkes tevhidde yok, (İlahî Vahdette fâni) olmuştur. Şu halde tevhidde: “Ben” ve “sen” namına bir şey kalmamış,  olduğundan :  “Erkek” ve “kadın” ayrımından söz edilemez.

Nitekim Ebu Ali Fârmedî  (h.y.t. 477) nübüvvet, izzet ve şerefin ta kendisidir, “orada büyüklükten-küçüklükten söz edilemez,” demiştir. İmdi velayet de aynen öyledir, bahis konusu olan Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha olursa. Zira muamele ve marifet itibarı ile çağında onun bir eşi daha yoktu. O zamandaki büyükler ne ise; muteber olup çağdaşlarına karşı sözü kat’î bir hüccet idi.” (Tezkiretü’l-Evliya, s. 111–112)

Ahmed Âmiş kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“Kadınlara dikkat ediyor musun? Onların içinde erkekleri vardır. Onlara iyi dikkat et.” (GÜNEREN, a.g.e.,  s. 69)

 

Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Mevlana kuddise sırruhu’l-azîze göre insan kategorisinde recül (erkeklik) sıfatı üzerinde incelemesi özet olarak şu şekildedir.

“Yine Mevlânâ kuddise sırruhu’l-azîze göre, cemiyet âleminde de, Kur’ân-ı Kerîm’in emrettiği gibi kendimizden, olduklarını görerek seçtiğimiz idareciler, er kişilerdir. İdare edilenler zümresi, cemiyetin (bu iyi idarecileri seçmede aktif, fakat daha sonra pasif kalması gereken) kadın varlığıdır. Bu anlayış kadın-erkek çiftinin üç anlam boyutundan üçüncüsü olan ledünni boyutu meydana getirmektedir.

Buna göre Kadın-erkek çifti üç boyuttur.

Birinci anlam boyutu BİYOLOJİK BOYUT tur.

Kadının gebelik süresini, iddet müddetini, ay hali durumunu, erkeğin kadını kendinden meydana getirmesini (yâni XY spermatazonlanna sahiplik durumunu) söz konusu eden bütün âyetler, kadın-erkek çiftinin biyolojik boyutuna değinen âyetlerdir. (Kadının yâni her çocuğun cinsiyeti sadece annedeki XX cinsiyet hücreleri tarafından tayin edilememektedir. Erkekten gelen spermatazona göre XX bileşimi kız çocuğunun, XY bileşimi ise, erkek çocuğunun cinsiyetini tayin eder. Çünkü erkekte hem X, hem de Y spermatazonları vardır.)

İkinci anlam boyutu HUKUKİ BOYUT tur.

Kadın veya erkek öldüğü zaman, eşine ve her ikisinin ölümleri halinde kız ve erkek çocuklara kalacak olan miras payını, evlenme, ayrılma ve diğer hukuki konuları düzenleyen bütün âyetler, kadın-erkek çiftinin hukuki boyut’unu ele alan âyetlerdir.

Üçüncü boyut, LEDUNNİ BOYUT tur.

Bu da, kadın-erkek çiftini ilm-i ledün açısından ele alan boyuttur. Bu boyuta giren âyetlerde erkek (veya er kişi) daima racul olarak anılır. Racul kavramı, ister kadın ister erkek olsun, tıpkı bir uzviyetin aklı gibi insanları idarede onları doğru yola sevk eden olgunlaşmış fert anlamını taşır. Diğer insanlar, racule nazaran, beynin idaresi altındaki organlar gibidirler. Ancak, bu organlardan farklı olarak, onların da cüz’i iradeleri ve akılları olduğu içindir ki, başlarına geçirecekleri insanların iyisini seçme hususundaki sorumluluk, kendilerine aittir.

Ledünni anlamda, Mevlâna kuddise sırruhu’l-azîze göre, çeşitli istekleri ile nefsi temsil eden millet kadın, aklı temsil eden idareciler ise, erkek’tir. Mesnevi de, kötü tedbirlerle bir milletin birliğini parçalayan ve onu yokluğa sürükleyen idare­cileri sembolik olarak merkebe benzetmiştir. (Mesela, Lokman suresinin 19. Ayetinde, yüksek sesle bağırıp çağıranlar merkeplere benzetilmiş ve seslerin en çirkininin merkeplerin sesi olduğu ifade edilmiştir.)

İnsan olana, insan olan er kişi yakışır. Gerçek anlamda insan olan milletler de insan niteliğini taşıyan idarecileri seçerler. Ledünni anlamda millet, (kadın-racul) çiftinin kadın bölümünü oluşturur. Racul ise, sadece maddi açıdan değil, fakat manen de olgunlaşmış olan ferttir. Kadın durumundaki vatandaşları (ki, bunlar biyo­lojik anlamda kadınları da erkekleri de kapsayan bir nüfus kategorisidir) ledünni anlamda dölleyen, yâni onların zihin ve gönüllerden ibaret mana rahimlerine en iyi tedbir ve izahlarla en güzel manevi tohumları atabilecek olanlar, bu türlü mana erleridir. Eğer, bir millet, kendi cinsinden, yâni kendisi gibi birlik (tevhid) sağlayıcı, akıllı, bilgili ve iyi ahlaklı raculleri seçip iş başına getirebilmişse hayatta kalır ve gelişir. Aksi takdirde parçalanarak tarih sahnesinden silinip gider.

Fakat seçim, her zaman tekrarlanması mümkün olan bir işlem değildir. Bundan ötürü, her nasılsa, iyi zannettiği kötü idarecileri iş başına getirmiş bir milleti kötü tedbir­lerden koruyacak olan vasıta, beşeri hukuktur.

Mevlâna kuddise sırruhu’l-azîz, fert olarak ve millet olarak, nefsâni isteklerini akılları üzerine hâkim kılanların hepsini kadın olarak kabul eder. Onlar, mânâ rahimlerine, racul karakterine sahip (tevhit ehli) kişilerin manevi tohumları durumundaki fikirlerini kabul edip, hayırlı evlatlar gibi olan iyi amelleri doğurmaya muh­taç bulunan nüfus kategorisini oluşturmaktadırlar. Yoksa Mevlâna’ya göre, (biyolojik anlamda) kadınlık ve kadın, mukaddestir. Mesnevi’de: “kadın Hakk nurudur” derken, bunu ifade etmiştir.

Kadın ve erkek çiftinin bu üç boyut açısından farklı anlamlarda ele alınışını tenkit edebilmeye imkân yoktur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de bu üç boyutlu izah tarzı ele alınmıştır. Az önce de belirtmiş olduğumuz gibi, üçüncü boyut Ledünni bir nitelik taşımaktadır. Ledünni anlamda erkek (veya er kişi) kadını da erkeği de kapsayan racul’dür. O halde, Tebaa (vatandaşlar kitlesi) anla­mında kadın iyi olursa, başına getireceği idarecilerin de iyi ol­maları ihtimali yüksektir. Bundan ötürü Kur’ân-ı Kerîm’de “İyi kadınlar iyi erkeklere” ifadesi yer almıştır. Gerçi bu ifadeye bazı tercümelerde “yakışır” kelime­si eklenerek âyette ifade edilen kadın ve erkeğin, Ledünni anlamın dışında tutulduğu görülmektedir. Hâlbuki nasılsanız öyle idare edilirsiniz ifadesi ve ülkeler batırılacağı zaman kötüleşmenin idarecilerden başlayacağına dair Kur’ân-ı Kerîm hükmü dikkate alınırsa, Kur’ân-ı Kerîm’de iyi vatandaşların çoğunlukta ol­duğu ülkelerde idarecilerin de iyi ve kaliteli olmaları ihtimalinin yüksek olacağının belirtildiği anlaşılır. İyi kadınlardan (dürüst ve dirayetli idarecile­rin) meydana geldiğinin Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilmiş olduğu çok açık bir gerçektir.

Bu anlamda erlik, cinsiyet gücünü ifade etmez, nefse hâkimiyet anla­mına gelir. (Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi Yıl: 2002 Sayı: 10, Mevlana, Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, s. 15–17)

 

“İlm-i billah erkektir. Yâni kabili kabul eder. Ve onda ki, ilm-i billâh yoktur kadın gibidir.” (İsmail Hakkı Bursevî, Tuhfe-i Vesimiyye, hzl: Şeyda ÖZTÜRK, İst., 2000, s.124)

Bu söz gösteriyor ki, kadınlık ve erkeklik cinsel bir farklılaşma değildir. “Tanınmış ruh hekimlerinden Prof. Dr. Ayhan Songar, fakültelerinin bir mezuniyet gününde öğrencilerine yaptığı bir sohbette şunları söylüyor: “Birbirine gerçek dost iki kadın gördünüz mü? Ben gör­medim. Her kadın bütün diğer kadınları kendine rakip görür ve (bilerek veya bilmeyerek) hepsinden nefret eder. Bu, kadınlığın ta­biatında vardır. Erkeklerde ise, bu rekabet hissi, daha çok meslek­taşlar çevresine inhisar etmektedir. Daima kendi yapamadığımızı yapana hasetle bakar, ondan nefret eder, onu küçültmek isteriz.” (ÇOŞKUN, Ahmet, Sohbetler, Hatıralar, İst, 1982, s. 61)

 

Bu şeyhlik, dedikleri dava ile şöhret ile olmaz. Hele, çok muhip edinip, kalabalık ve hengâme ile hiç olmaz. Nuh Peygamber aleyhisselâm, ŞEYH-İ-ENBÎYÂ iken dokuz yüz yıl halkı davet etti, ancak doksan kişi toplayabildi. Yoksa mü­ritlerin çokluğuna ve kalabalığa itibar olmaz. Zira şeyhle­rin bir terbiyeleri vardır ve o terbiyeye varamayan kişiler, şeyhlik edemezler. Şeyhlikte MERTEBE-Î-RACÛLÎYYET, yâni tamam erlik mertebesi şarttır. Yarım erlik mertebesinde kalanlar, tamam erlik mertebesine erişemeyenler şeyhlik ede­mezler. Çünkü talibin akidesini bozarlar.

Erlik mertebesi nedir? Tam er kime denir?

Bir kimse, iki cihanı ayağı altına alsa, kendisinin geçen haline ve gelecek sırlarına vâkıf olsa, kendi batın sırlarına da vâkıf bulunsa, Allah Teâlâ’nın acayiplerini ve birçok sırlarını da bilse, bütün mahlûkatın zahirine, batınına, sır­rına ve alâniyyetine de vâkıf olsa, o henüz kâmil bir veli de­ğildir. Tam erlik mertebesine de yetişememiştir. İrşadı dü­rüst değildir.

Mürşidi kâmil odur ki, bunların da üstünde olmalı, Allah Teâlâ’nın zâtına ve sıfatına ait ilme vâkıf bulunmalı­dır. O ilim, gizli bir ilimdir ve hiç sonu yoktur. Zahiri ilimler, onun yanında okyanusa nisbetle bir damla gibidir.

(Eşrefoğlu Rumî, Müzekkin Nüfus, İst, s. 425)

[6]—  (Üçer, dörder, beşer…)

“Hatasız insan ölü insandır. İnsan hatalar ve yanlışlar karmaşasıdır. Bir iş yapanın hata yapması muhakkak umulur.”

Kulun üzerinde zuhur eden her halde kesin bir noksanlık vardır. Bunu Allah Teâlâ´mız af buyurmasa, sevap defterine bir nokta dahi yazılmaz. Onun için Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz devamlı bulunduğu halin istiğfarına devam ederdi.

Aslında kendisinin hata işlemeyeceği bir istikamet üzere olacağı, Allah Teâlâ´mız tarafından buyrulmuştur.

“Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir.” (Fetih,2)

İnsan için önemli olan, hatayı işlememek değil, hatanın Allah Teâlâ tarafından af edilmesidir. Çünkü yaratılış gereği beşerin özüne noksanlık özellik olarak ilave edilmiştir.

“Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister;…” (Nisa,27)

“Allah Teâlâ sizden hafifletmek ister. İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisa,28)

Duamız, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in şu duası olmalıdır.

“Ya Rabb´i önce işlediğim ve sonra işlerim sandığım, gizli yaptığım ve aşikâre işlediğim bütün günahlarımı bağışla.”

“Sen´den başka ibadete layık ilah yoktur.” (ALTUNTAŞ, Kutsi Dua, 2006, s.102)

 

Meleklerin, insan sesine hasret kalmalarının sebebi, onların yaradılışı, ismete (günâh işlememeğe) dayandığı içindir. Allah Teâlâ’ya yalvarma ve herhangi bir istekte bulunmalarına lüzum yoktur. Oysaki böyle bir durum, ancak insanoğlunun iyilik ve kötülüğe meylinin ve yaradılışında mevcut duyguların bir gereğidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Melekler, Vedud ismi şerifinin mânasını bilmezler. Bunun içindir ki, herkes bilmediği şeye karşı bir iştiyak ve arzu duyar. Hazreti Âdem aleyhisselâmın yaratılma­sı söz konusu edilince melekler, O’na itiraz ederek Cenâb-ı Hakk’a şöyle dediler:

“Hani Rabbin meleklere ‘Muhakkak ben yeryü­zünde benim emirlerimi tebliğ ve infaza memur bir halife, bir insan, âdem yaratacağım’ demişti. Melekler de, ‘Biz seni hamdinle tesbih ve seni takdis (ayıplardan, eş koşmaktan, eksiklik­lerden tenzih) edip dururken, yerde orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek, kimse mi yaratacaksın?’ demişlerdi. Allah Teâlâ da “sizin bilemeyeceğiniz şeyi her halde ben bilirim demiştin, (Bakara Sûresi, 30). Böylece kendilerinin insana tercih edilmesi gerektiğini ve nefislerini temize çıkararak “Biz seni anı­yoruz” diyerek değişik bir teklifte bulundular. İnsanların çıkar­dıkları karışıklık, döktükleri kan, yaradılışa sebep olmuştur. Çün­kü bazı eserlerde şöyle bir söz nakledilmektedir: “Eğer siz günah işlemez bir topluluk olsaydınız. Cenâb-ı Hakk sizi yok edip günahkâr bir kavim yaratırdı ki, günahlarını itiraz ederek affetme­sini talep etsinler ve Cenâb-ı Hakk da onların kusurlarını affe­dip, günahları affeden ve kusurlarını örten gibi sıfatların gereği­ni icraya vesile ve sebep olurdu.” (Hz. Ali kerremallâhü veche Divanı, trc, Müstekımzâde S. Saadettin Ef., İst. 1981, s. 40)

[7]—Selâhaddin Zerkûbî Konevî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri; Hazret-i Pîr’in dü­nürü, gelininin babası anlatıyor:

“Hz. Mevlânâ kuddise sırruhu’l-azîz bir gece odasında yoktu. Dışarı çıktım, medresenin dışına. Eyvan var, önü açık eyvan… Hz. Hüdavendigâr secdeye kapan­mış. Hava öyle soğuktu ki, gözünden akan yaşlar don­muştu. Gözüyle yer arasında donmuş bir buz sütunu du­ruyordu. Buz yanağını sıyırır diye kaldırmaya kıyamadım, hohlaya hohlaya buzu çözdüm de öyle kaldırdım.” (İNANÇER, Ömer Tuğrul, Sohbetler, İst, 2006, s.177)

 

Ahmed Âmiş kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“İnsanda en son kaybolan, mânevî saltanat hırsıdır.” (GÜNEREN, a.g.e., s. 74)

[8]—Şah Nakşibend Bahâüddîn Hazretleri’nin huzuruna çorba ge­tirirler. O esnada, kendileri murakabeye varırlar. Murakabeden sonra:

“Ben bu çorbayı içmem, çünkü bunu pişiren kimse, pişirdiği esnada Allah Teâlâ’dan gafil bulunuyordu.” buyururlar. (Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 543)

[9]—Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, a.g.e.,  s.15

[10]—Efendi Hazretleri biz kimseyi kırmayız demek istemiştir.

Ken’an Rifâî kuddise sırruhu’l-azîz bu konuyu çok güzel anlatıyor.

“Gitmek nedir? Gitmek gelmek var mıdır? Bunlar ârızî şeylerdir. İş, seninle olanla senin de beraber olmandadır. Fakat bu da lâfla mümkün değil.” (Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 79)

[11]— Ahmed Âmiş kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“Biz kabul ettiğimizi yedi göbek yukarıdan, yedi göbek aşağıdan kabul ederiz.” (GÜNEREN, a.g.e., s. 67)

[12]— Hakikate varmış evliyâullahın büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsturî: “Eğer Musa aleyhisselâmın ve İsa aleyhisselâmın ümmetlerinde, İmâm-ı A’zam Ebû Hanife radiyallâhü anh gibi bir zat bulunsaydı; bunlar, Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa dönmezlerdi “demiştir.

Ölümü pahasına da olsa, kanaatinden caymayan bu büyük insanın son sözü şu olmuştur: “Beni gasbedilmemiş, temiz bir toprağa gömünüz.” Hakk’a yürüdükten sonra rüyada görüldü. Gören tarafından soruldu:

“Rabbin sana ne yaptı?”

“Beni bağışladı.”

“İlmin sayesinde mi?”

“Hayır. Hangi ilimden söz edersin? Nerede ilim? Onun bir sürü edeb-i erkânı var. Kim yerine getirebilir? Yapan pek azdır.”

“O halde bağışlama sebebi nedir?”

“Halkın iyi zannı. Onlar benim için iyi düşünürdü. Bende olmayan

0
0
0
Yorum Yaz