AMERİKA’NIN ÇÖKÜŞÜ….

2012-10-04 09:21:00

ABD hükümetinin yurtdışı kaynaklı borçlara giderek da­ha fazla bel bağlar hale gelmesi, ülkeyi daha da kırılgan bir yapıya sürüklüyor.

Amerika, askeri üstünlüğünü açığa dayalı harcamalar yoluyla fonluyor. Bunun da anlamı, Afganistan’daki savaş, Çinlilerin kredi kartından ödeni­yor. Genel Kurmay Başkanı Amiral Mike Mullen, ABD’nin ulusal güvenliği karşısında tek ve en büyük teh­dit olarak artan ulusal borcunu göstermişti. Ekonomik ve siyasi güç Batı’dan Doğu’ya kayarken, yeni uluslararası düşmanlıklar da kaçınılmaz biçimde su yüzüne çıkıyorlar. ABD’nin elinde halen mükemmel güç unsurları var. Eko­nomisi muhtemelen belini doğrultacak. Ordusunun diğer hiçbir ülkenin yanına dahi yaklaşamayacağı bir küresel varlığı ve teknolojik avantajı mevcut. Ancak, Amerika, 17 yıllık dönemde elinde bulundurduğu küresel egemenliği bir daha asla yaşayamayacak. O günler artık sona erdi.

GIDEON RACHMAN

 

Bu defa farklı. Amerika’nın geç­mişte çöküş evrelerinden geçtiği elbette doğru. John F. Kennedy, 1960 yılında Başkanlık seçimi kampan­yalarında şöyle bir serzenişte bulun­muştu:

“Amerika’nın Sovyetler Birliği karşısındaki göreceli gücü azalıyor; ko­münizm, dünyanın her bir bölgesine ya­vaş yavaş yayılıyor.” Ezra Vögel’in 1979 yılında yayımlanan Japan as Number One (Bir Numara olan Japon­ya) adlı kitabında ise, Japonya’nın üre­tim teknikleri ve ticaret politikalarına dair paranoyanın on yıl içinde giderek artacağı haber veriliyordu.

Elbette, son kertede Amerika’nın üs­tünlüğü karşısında Sovyetlerin ve Ja­ponların oluşturduğu tehditler, asılsız çıktı. Dolayısıyla, Amerikalılar eğer Çin kaynaklı yeni tehdit iddialarını, bir kez daha yersiz yere telaş çıkarılması olarak algılamışlarsa, affedilebilirler. Ancak, bu fablla ilgili çoğu zaman gözden ka­çan bir hakikat var ki: aslında ortalık son derece haklı biçimde telaşa veril­mişti. Telaşa verilmesine neden olan un­sur ise, karşımızda duruyordu: Çin!

Çin’in ABD karşısında oluşturduğu tehdit, hem ekonomik hem de demogra­fik açıdan çok daha ciddidir. Sovyetler Birliği çöktü; çünkü ekonomik sistemi artık tüm etki gücünü yitirmişti; SSCB hiçbir zaman dünya piyasalarında reka­bet deneyimi yaşamadığı için bu ölüm­cül kusur uzun süre kendini gizlemişti. Çin ise, küresel arenada ekonomik cesa­retini kanıtladı. Ekonomisi, neredeyse son otuz yıldır yılda ortalama %9 ila 10 arasında büyüyor. Artık ihracat alanında dünya lideri ve dünya çapında en büyük imalatçı konumunda. Döviz rezervleri, 2,5 trilyon dolan aşmış durumda. Çin malları dünya çapında rekabet ediyor. Tüm bunlar, Sovyet-tarzı bir ekonomik yaklaşım değil elbette.

Japonya’da uzun yıllar boyunca hızlı bir ekonomik büyüme deneyimi yaşadı; hâlihazırda halen ihracat konusunda güçlü bir aktör. Ancak, hiçbir zaman 1 numara olmaya aday hale gelemedi. Ja­pon nüfusu, ABD’nin yarısından az; bu­nun da anlamı Japon ekonomisi Ameri­kan ekonomisine baskın çıkmadan önce, ortalama Japon insanının ortala­ma Amerikan vatandaşından iki kat da­ha fazla zengin olması gerekiyor. An­cak, bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Buna karşın, Çin nüfusu, ABD nüfusu­nun dört katından fazla. Goldman Sachs’ın yaptığı ve Çin ekonomisinin 2027 yılında ABD ekonomisinden büyük ola­cağına dair o meşhur tahmin, 2008 yılındaki ekonomik kriz öncesinde yapıl­mıştı, şu an için, Çin, o tarihten de önce 1 numara olabilir.

Çin’in ekonomik cesareti, daha şimdi­den Pekin’in dünya çapında Ameri­ka’nın nüfuzuyla başa çıkmasını sağlı­yor. Çinliler, artık birçok Afrika hükümetinin tercih ettiği ortak halini aldı ve aynı zamanda Brezilya ve Güney Afrika gibi diğer yükselen ülkelerin de en büyük ticaret ortağı. Çin, ayrıca, Yu­nanistan ve Portekiz gibi Avro bölgesi­nin mali açıdan zorda kalan ülkelerinin bonolarını satın almaya yöneldi.

Öte yandan, Çin, yeni ekonomik ve siyasi oyuncuların yükselişine dair tab­lonun en büyük parçasını kaplıyor. Amerika’nın Avrupa’daki geleneksel müttefikleri olan Britanya, Fransa, İtalya ve hatta Almanya, ekonomik rütbe­lerini yitiriyorlar. Artık yeni güçler yük­selişte: Hindistan, Brezilya, Türkiye. Bu güçlerin her birinin kendi dış politi­ka öncelikleri var ve bu ülkeler, Amerika’nın dünyayı şekillendirme yeteneğini topluca kısıtlıyorlar. Hindistan ve Bre­zilya’nın küresel iklim değişikliğiyle mücadele görüşmelerinde nasıl da Çin’in yanında saf tuttuklarını düşünün. Veya Türkiye ve Brezilya’nın BM’nin İran’a yaptırım karan konusunda Ame­rika’ya karşı nasıl “hayır” oyu kullandıklarını anımsayın, işte, tüm bunlar, önümüzdeki dönemde gerçekleşecekle­re dair küçük bir sinyal veriyor.

Ona bel bağlamayın

Şurası doğru ki; Amerikalılar ulusal düzeyde bir çöküşten endişe ettiklerin­de, en tedirgin edici rakiplerinin zayıflıklarını göz ardı ederler. Sovyet ve Ja­pon sistemlerinin kusurlarından, sadece geçmişe dönük olarak söz edilir oldu. Amerikan hegemonyasının önümüzdeki dönemde de devam edeceği konusunda emin olanlar, Çin sisteminin olası yü­kümlülüklerine dikkat çekiyorlar.

Amerikan hegemonyasının önümüzdeki dönemde de devam edeceği konusunda emin olanlar, Çin sisteminin olası yü­kümlülüklerine dikkat çekiyorlar. Lon­dra’da yayımlanan Times gazetesinde çı­kan en son mülakatta, ABD Eski Başkam George W. Bush’un bir telkini yer alıyordu. Bush, Çin’in içsel sorunla­rından dolayı, Çin ekonomisinin öngörü­lebilir bir gelecekte Amerika’ya rakip çıkmasının olanaksız olduğunu söylü­yordu. Bush, şöyle bir soru yöneltip, ya­nıtım yine kendi veriyordu: Amerika’nın tek süper-güç olarak kalacağını halen dü­şünüyor muyum? Evet, düşünüyorum.

Ancak, Çin mucizesinin yakın zaman­da yok olacağına dair tahminler de, 1970′li yılların sonundan beri Batılı anal­izlerin düzenli bir unsuru olmayı sürdü­rüyor. 1989 yılında, Komünist Parti, Tiananmen Meydanı katliamının ardın­dan bocalamaya başladı. 1990′lı yıllarda ise, ekonomi gözlemcileri sürekli olarak Çinli bankaların ve devletin sahip oldu­ğu işletmelerin ne denli zor durumda ol­duğunu vurgulayıp durdular. Bütün bun­ların aksine, Çin ekonomisi büyümeye devam ediyor ve yaklaşık her yedi yılda bir boyutunu iki katına çıkarıyor.

Elbette, Çin’in büyük sorunlarla karşı karşıya olmadığını iddia etmek saçma olur. Kısa vadede, Şanghay gibi büyük kentlerde “mülk balonunun” patlak ve­receği ve enflasyonun artacağına dair birçok kanıt var. Uzun vadede ise, Çin’in alarm verici siyasi ve ekonomik dönüşümlerden geçmesi bekleniyor. Komünist Parti, siyasi güç tekelini son­suza dek elinde bulunduramayacak. Ve, ülkenin ihracata geleneksel bağımlılığı ve düşük değer biçilmiş döviz kuru, ar­tan eleştiri oklarına maruz kalacağa benziyor; keza ABD ve diğer uluslara­rası aktörler, Çin’in ihracat temelli eko­nomisinde “yeni bir denge sağlanması” yönünde taleplerini dillendiriyorlar. Ül­ke, aynı zamanda önemli demografik ve çevresel sorunlarla karşı karşıya: Nüfus, tek çocuk politikası yüzünden hızlı bir yaşlanma sürecine girdi. Ayrıca, su kıt­lığı ve kirlilik tehditleri hissediliyor.

Öte yandan, gelecekteki ekonomik ve siyasi çalkantıları şimdiden öngördüğü­nüzde, Çin’in ABD gücü karşısındaki meydan okuyuşunun ileride sonlanacağını iddia etmek büyük bir hata olur. Ülkeler ekonomik büyüme sürecine bir kez girdiler mi, onları bu süreçten alı­koymak son derece zor olur. Alman­ya’nın 19.yüzyıl ortalarından itibaren yaşadığı büyüme, bu anlamda öğretici bir örnektir. Almanya, felaket sonuçlar doğuran iki askeri yenilgiden, hiper-enflasyon sorunundan, Büyük Buhran’dan, demokrasinin çöküşünden, Mütte­fik bombardımanları altında büyük kentlerinin ve altyapısının yıkılmasın­dan geçti. 1950′li yılların sonunda ise, her ne kadar emperyal heveslerinden fe­ragat etse de, Batı Almanya yine dünya­nın öncü ekonomilerinden biri oldu.

Çin’in, nükleer bir çağda, bir dünya savaşma doğru çekilmesi olanaksız. Dolayısıyla, Almanya’nın 20. Yüzyılda karşılaştığı boyutta bir karmaşa ve dü­zensizlikle karşılaşmayacaktır. Ve, bu süreçte deneyimlediği ekonomik ve si­yasi sıkıntılar ne olursa olsun, tüm bun­lar, ülkenin büyük güç statüsüne yük­selmesini engellemeye yeterli olmayacak. Dimdik bir duruş ve ekono­mik ivme; Çin’in muazzam ve ezici üstünlüğünün önümüzdeki dönemde iler­lemesini sürdüreceği anlamına geliyor. Bu süreçte karşısına ne tür engeller çı­karsa çıksın, fark etmez.

Şimdilik

Şu an için Amerika dünyanın en bü­yük ekonomisi. Dünyanın önde gelen üniversiteleri, ABD’de bulunuyor. Ke­za, dünyanın en büyük şirketleri de aynı şekilde. ABD ordusu, tüm rakipleri kar­şısında kıyaslanamaz ölçüde daha güç­lü. ABD, neredeyse dünyanın geri kala­nının toplam harcaması kadar askeri harcama yapıyor. Buna, Amerika’nın manevi değerlerini de eklemek gerekir. Ülke, teknolojik cesareti ve girişimcilik yeteneğinin bileşkesi sayesinde, tekno­lojik devrime öncülük edebildi. Halen yetenekli beyin göçü, ABD’yi tercih ediyor. Ayrıca, Barack Obama’nın Be­yaz Saray’a gelmesiyle birlikte, ülkenin yumuşak gücü de ivme kazandı. Yaşa­nan tüm aksaklıklara karşın, yapılan an­ketler gösteriyor ki, Obama halen dün­yanın en karizmatik lideri. Çin lideri Hu Jintao, bu konuda onun eline su döke­miyor. Amerika, ayrıca, Hollywood gibi yaratıcı endüstri dallarıyla, değerleriyle, evrenselliği günbegün yaygınlaşan İngilizceyle, Amerikan rüyasının halen caz­ibesini korumasıyla birlikte küresel an­lamda çekiciliğini güçlendiriyor.

Tüm bunlar doğru; ancak aynı zaman­da tahmin edilemeyecek kadar kırılgan. Amerikan üniversiteleri, şaheser bir de­ğer olmayı sürdürüyor. Ancak, eğer ABD ekonomisi istihdam olanağı yara­tamaz ise, Stanford Üniversitesi ve MIT’den mezun olan parlak Asyalı mü­hendisler, kafileler halinde evlerinin yol­unu tutmak zorunda kalacaklar. Fortune Dergisi‘nde yayımlanan ve dünyanın en büyük şirketlerini konu alan sıralamada, ilk on şirket arasından sadece iki tanesi Amerikan idi: Birinci sırada Walmart, üçüncü sırada ise Exxon Mobil. Daha şimdiden ilk on şirket arasında üç Çinli şirket bulunuyor: Sinopec, State Frid ve Çin Ulusal Petrol şirketi. Amerika, eğer fırsatlar, refah ve basan ülkesi olma özelliğini yitirirse, cazibesi de azalabilir. Birçok yabancı halen Amerikan Rüyası sayesinde bu topraklara gelse de, El Ka­ide ve diğerlerinin başarılı bir şekilde kullandığı bir Amerikan karşıtlığı da dünyada son derece yaygın durumda.

ABD ordusuna gelirsek, Irak ve Af­gan savaşlarından çıkarılan ders; Ame­rika’nın savaş meydanlarındaki cesareti­nin düşünüldüğünden çok daha az yararlı olduğudur. ABD birlikleri, uçak­ları ve füzeleri, birkaç hafta içinde dün­yanın bir diğer noktasındaki bir hükü­meti devirebilir; ancak işgal edilen bir ülkeye barış ve istikrar getirmek, ayrı bir meseledir. Amerika, görünürdeki za­ferinin üzerinden yıllar geçmesine kar­şın, halen Afganistan’da sonu gelmeyen isyanlarla cebelleşiyor.

Amerikalılar sadece yabancı toprak­larda maceralara girişme hevesini yitirmiyorlar; aynı zamanda Amerikan aske­ri bütçesi de, bu yeni kemer sıkma döneminde ciddi baskılarla karşılaşıyor. Washington’da şu anda yaşanan tutuklu­luk hali; ABD’nin bütçe sorunlarını hız­lı veya etkin biçimde çözebileceğine dair umutları azaltıyor. ABD hükümeti­nin yurtdışı kaynaklı borçlara giderek daha fazla bel bağlar hale gelmesi de, ülkeyi daha da kırılgan bir yapıya sü­rüklüyor. Örneğin, Dışişleri Bakanı Hil­lary Clinton, 2009 yılında, Çinlilerden ABD Hazinesi bonolarını satın almalarını rica etmişti. Amerika, askeri üstün­lüğünü açığa dayalı harcamalar (deficit spending) yoluyla fonluyor. Bunun da anlamı, Afganistan’daki savaş, Çinlile­rin kredi kartından ödeniyor. Genel Kurmay Başkanı Amiral Mike Mullen, ABD’nin ulusal güvenliği karşısında tek ve en büyük tehdit olarak artan ulusal borcunu göstermişti.

Öte yandan, Çin’in askeri harcamaları da hızlı biçimde artmaya devam ediyor. Ülke, kısa süre içinde, ilk uçak gemisini imal ettiğini açıklayacak. Çin, bu gemi­lerden toplamda beş-altı tane üretmeyi planlıyor. Daha da ciddi olan mesele şu ki; Çin’in yeni füze ve uydu savar tek­nolojisini geliştirmesi, ABD’nin Pasi­fik’te üstünlüğünü temellendirdiği deniz ve hava denetimini tehdit ediyor. Nük­leer bir çağda, ABD ve Çin ordularının bir çatışmaya girmesi olasılık-dışı. Çin’de kabul gören görüş ise, ABD’nin bir süre sonra Pasifik’teki askeri pozis­yonunu artık devam ettiremeyeceğini fark etmesi. ABD’nin bölgedeki mütte­fikleri (Japonya, Güney Kore ve gide­rek artan şekilde Hindistan), Çin’in ar­tan gücünü çevrelemeye çalışmak için Washington ile daha fazla ortaklığa gi­rebilirler. Ancak eğer ABD bütçesel ne­denlerle Pasifik’teki varlığını geri çek­mek zorunda kalırsa, müttefikleri de kendilerini yükselen bir Çin’e alıştırma­ya başlayacaklardır. Bu durumda, küre­sel ekonominin yükselen merkezi olan Asya-Pasifık bölgesi de, Çin’in arka bahçesi haline gelecektir.

Gerçekten öyle değil

ABD’nin Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından geçen yıllarda Çin’in yükselişi karşısında pek endişelenmemesinin ne­denlerinden biri, küreselleşmenin Batılı değerleri yaydığına dair son derece kökleşmiş kanı idi. Bazı kesimler, küre­selleşme ve Amerikanlaşmanın eş an­lamlı olduğunu dahi düşünüyorlardı.

Bilge bir kişilik olan Fareed Zakaria, Amerika dışındaki güçlerin yükselişi­nin, Amerika-sonrası dünyanın temel unsurlarından biri olduğunu yazdığında, önsezilerinin güçlü olduğunu göstermiş­ti. Ancak, Zakaria bile, bu eğilimin, as­lında ABD açısından yararlı olduğunu iddia ediyordu: Güç değişimi, eğer doğ­ru biçimde kullanılırsa, Amerika açısın­dan iyidir. Dünya, Amerika’nın yolun­dan ilerliyor. Ülkeler giderek daha açık, piyasa-dostu ve demokratik hale geliyor.

Hem George W. Bush hem de Bili Clinton, küreselleşme ve serbest ticare­tin, Amerikan değerlerinin ihraç edil­mesi için bir araç olacağını düşünmüş­lerdi. 1999 yılında, Çin’in Dünya Ticaret Örgütüne katılımından iki yıl önce, Bush, şöyle bir iddiada bulun­muştu: “Ekonomik özgürlük, serbestlik alışkanlıklarını yaratır. Ve serbestlik alışkanlıkları da, demokrasi beklentile­rini doğurur. Çin ile özgürce ticaret edin; zaman bizim lehimize işliyor.”

Bu tür bir yaklaşımda iki önemli yan­lış anlaşılma söz konusu: Birinci yanıl­gı, ekonomik büyümenin illaki ve der­hal demokratikleşmeye yol açacağı, ikinci yanılgı ise, yeni demokrasilerin kaçınılmaz şekilde ABD’ye karşı daha dostane ve yardımsever olacakları. Bu iki iddia da hatalı.

1989 yılında, Tiananmen Meydanı’ndaki katliamın ardından, 20 yıl son­ra Çin’in halen tek partili bir devlet ol­mayı sürdüreceğine ve ekonomisinin hayret verici oranlara yükselebileceğine çok az Batılı analizci inanıyordu. Ba­tı’da geçerli olan ortak (ve teskin edici) varsayım ise, Çin’in siyasi liberalizasyon ile ekonomik başarısızlık arasında bir tercihte bulunması gerektiği yönün­de, şurası keskin ki; sıkı denetim altın­daki bir tek parti devleti, cep telefonlarının ve dünya çapında yaygın internet ağlarının belirleyici olduğu bir dönem­de basan gösteremez. Clinton’ın 1998 yılında Çin ziyareti sırasında belirttiği gibi, bu küresel enformasyon çağında, ekonomik başarının fikirler üzerinde temellendiği bir dönemde, tüm çağdaş milletlerin başarısı, kişisel özgürlüklere verdikleri önemden geçer.

Aslında, Çin, sansür ve tek parti yö­netimini, son on yıllık boyunca devam eden ekonomik başarıyla birlikte idare edebildi. Çin hükümeti ile Google ara­sında 2010 yılında yaşanan anlaşmaz­lık, bu anlamda son derece öğreticidir. Dijital çağın ikonu olan Google, yapılan sansürleri protesto amacıyla Çin’den çe­kilme tehdidinde bulundu; ancak aldığı ödünler karşılığında kararından döndü. Çin’in 2027 yılına kadar dünyanın en büyük ekonomisi olacağı düşünüldü­ğünde, bu ülkenin halen Komünist Parti yönetiminde bir tek parti devleti olmayı sürdürmesi mümkün. Çin demokratikleşse bile, bundan soma ABD açısından hayatın daha kolay olacağının da bir gü­vencesi yok. Demokrasilerin büyük kü­resel meselelerde uzlaşı sağlamakla mü­kellef olduğu fikri, artık sürekli çürütülüyor. Hindistan, iklim değişikliği veya Daha ticaret görüşmeleri sırasında ABD ile aynı fikirde olmadı. Brezilya ise, gerek Venezüella gerekse İran konularını ele alırken ABD’den farklı bir yaklaşım benimsedi. Daha demokratik bir ülke olan Türkiye ise, bugün daha İslamcı bir Türkiye kimliğinde, İsrail veya İran meselelerinde Amerika’yla aynı çizgide ilerlemeyi reddeder oldu. Benzer açıdan ele alındığında, daha de­mokratik bir Çin’in, aynı zamanda daha huysuz bir Çin halini alacağı düşünüle­bilir. Bu konuda ulusalcı çizgide hazır­lamış kitapların ve internet sitelerinin popülerliği, bir örnek sunuyor.

O kadar emin olmayın

Bush’tan Obama’ya kadar tüm ABD Başkanları, Çin’in yükselişini memnu­niyetle karşıladılar. Obama, Çin ziyare­tinin hemen evvelinde, geleneksel yak­laşımını şu sözlerle özetledi: Güç, sıfır toplamlı bir oyun olmak zorunda değil; ve ülkeler, diğerlerinin başarısından korkmamalı. Çin’in dünya sahnesinde daha büyük bir rol üstlenme çabalarını memnuniyetle karşılıyoruz.

Ancak, resmi düzeydeki söylemlerine rağmen, Amerikan liderleri, bu konuda bazı şüpheleri haklı olarak taşımaya başladılar. Modern ekonomilerde, ticari her iki ortak için de karşılıklı yarar sağlaması, asli bir ilkedir. Bir diğer deyişle sıfır toplamlı oyun yerine, kazan kazan yaklaşımı tercih edilmelidir. Ancak durum, oyun kurallarının hileli olmasını gerektirir. Obama yönetiminde ekonomi baş danışmanlığı yapmış Larry Summers, 2010 Dünya Ekonomi Forumunda, ticaretin karşılıklı yararına dair normalde işletilen kuralların, bir ticaret ortağı merkantilist veya korumacı politikalar uyguladığında geçerliliğini yitirdiğini söylemişti. ABD hükümeti, Çin’in döviz kurunu gereğinin altında değerlendirmesinin, bir tür korumacılık olduğunu ve bu durumun ABD’de istihdam kaybı, küresel düzeyde de de ekonomik dengesizliklere yol atığını düşünüyor. New York Times yazan Paul Krugman ve Peterson Enistitüsü’nden C. Fred Bergsten gibi ekonomistler de benzer bir yaklaşımı benimsiyorlar; ve tarifeler ve diğer mi me araçlarının, meşru bir yanıt olacağını iddia ediyorlar. Tüm bunlar da ki kazan kazan dünyası yaratmak adına.

Ve, jeopolitik resmi daha da gen fiğimizde, Amerikan siyasetçilerin kuşağını teskin eden küreselleşme söylemine karşın, geleceğin dünyası daha ziyade sıfır toplamlı bir oyuna benziyor. ABD, sanki, küreselleşmenin yarattığı karşılıklı çıkarlar, uluslararası politikanın en eski kurallarından birini yükselen güçlerin, her halükarda yerleşik güçlerle çatışacağı kavramı- yok etmiş gibi davranıyor.

Aslında, yükselen bir Çin ile zayıflayan bir Amerika arasındaki husumet artık birçok meselede Asya’daki topraksal kavgalardan insan haklarına dek- su yüzüne çıkmış durumda. Bunun birlikte, ABD ve Çin’in savaşa tutuşması gibi bir olasılık da söz konusu değil. Ancak, bunun nedeni küreselleşme sayesinde aralarındaki farklılıkların yok olması değil; her iki tarafın da nükleer silaha sahip oluşu.

Kasım ayında düzenlenen G-20 zir­vesinde, ABD’nin küresel ekonomik dengesizliklerle başa çıkma yönündeki girişimi, Çin’in döviz kuru politikasını değiştirmeyi reddetmesi engeline takıl­dı. 2009 yılında Kopenhag’daki iklim değişikliği mücadeleleri de, ABD-Çin arasındaki bir başka restleşmenin ardın­dan bir kargaşayla son bulmuştu. Çin’in artan ekonomik ve askeri etkinliği, Ame­rika’nın Pasifik’teki hegemonyasının önünde uzun vadeli bir tehdit oluşturu­yor. Çin, İran konusunda BM’nin yeni yaptırım paketini isteksizce kabul etti; ancak Çin’in onayını güvence altına al­mak, İran’ın nükleer programını raydan çıkarması mümkün olmayan, etkisiz bir pazarlığa dayanıyordu.

Her iki taraf, Kuzey Kore ile görüş­melerde de saflarını aldılar; ancak zar zor örtbas edilen husumet, gerçekten et­kin bir Çin-Amerikan işbirliğini önlü­yor. Çin, II. Kim Jong rejimini sevmi­yor; ancak bir yandan da, yeniden birleşmiş bir Kore karşısında da son de­rece endişeleniyor. Özellikle de eğer ye­ni Kore, halen ABD birliklerine ev sa­hipliği yapmayı sürdürürse… Çin, aynı zamanda kaynaklara erişim konusunda zorlu bir rekabete girişmiş durumda. Bu kaynaklar arasında petrol özel bir yere sahip; keza bu şekilde küresel fiyatlar yukarı doğru çekilebiliyor.

Amerikalı liderler, halkın önünde sıfır-toplamlı oyun mantığını reddetmek­te haklılar. Bundan başka bir şey yapar­larsa, Çinlileri gereksiz yere kendilerine karşı kışkırtacaklarının farkındalar. An­cak, bu durum yine de önüne geçilemez gerçekliği gölgelememeli. Ekonomik ve siyasi güç Batı’dan Doğu’ya kayarken, yeni uluslararası düşmanlıklar da kaçı­nılmaz biçimde su yüzüne çıkıyorlar.

ABD’NİN ELİNDE HALEN MÜKEMMEL GÜÇ UNSURLARI VAR. EKONOMİSİ MUHTEME­LEN BELİNİ DOĞRULTACAK. ORDUSUNUN DİĞER HİÇBİR ÜLKENİN YANMA DAHİ YAKLAŞAMA­YACAĞI BİR KÜRESEL VARLIĞI VE TEKNOLOJİK AVANTAJI MEVCUT. ANCAK, AMERİKA, SOV­YETLER BİRLİĞİ’NİN 1991′DE ÇÖKÜŞÜYLE 2008 YILINDA MALİ KRİZİN PATLAK VERDİĞİ 17 YILLIK DÖNEMDE ELİNDE BULUNDURDUĞU KÜRESEL EGEMENLİĞİ BİR DAHA ASLA YAŞA­YAMAYACAK. O GÜNLER ARTIK SONA ERDİ.

(Foreign Policy Ocak/şubat 2011)

0
0
0
Yorum Yaz